Nevi Şahsına Münhasır: Sait Faik Abasıyanık

İnsan ihtirasla yaşarken güzeldir.
İnsana iyimser, en temiz duygularınla yaklaşınca hayat keyiflidir. Lafın kısası, insanlığın enerjisidir Sait Faik ABASIYANIK.

İnsanları sever, sayar, en gerçekçi bir biçimde gözlemler ve anlatır. İnsanın düşüşünü, kirli havayı soluyuşunu ve kuru ekmeğe talimliğini yazar. Eski ve püskü kıyafetlerin, yıkık duvarların, gariban kaderlerin öyküsünü kaleme almıştır.

Ne bir tutum ne bir politika… Yazmayı sevmiştir bir gönül; düşmüştür bu uğura. O an ne yaşıyorsa kendi özgünlüğüyle kaleme almış, hikayeler oluşturmuştur. Özgürlüğü, kalemi kağıda değdikçe büyümüş ve güçlenmiştir.

Peki ya nerede doğmuştur? Nerede yaşamıştır? Ne ekmiştir edebiyatın kara bağrına? Nasıl yaşamını sürdürmüştür? Toplumların birbirlerine kin güttüğü, yarış halinde olduğu bir zamanda dünyaya gelir. Takvim 1906 yılını gösterdiği Kasım ayında bizim Sakarya iline bağlı Adapazarı’nda doğar. Doğduğu yer yöre ağzıyla Ada veyahut Adabazar‘dır. Adapazarı’nın isminin hikayesi bir derenin yerleşkeyi çepeçevrelediği yerde pazarların kurulmasından geldiği söylenir. Doğum yeri Adapazarı olan bu yazar, o yıllarda savaşın eşiğindedir. Harp yıllarında, genç yaşındayken
yaşadığı yer işgaldir. Haliyle yazıları, düşünceleri ve hayalleri de. Fakat kaleme aldığı halk kahramandır. Altın harflerle görkemli bir tarih yazacak ve egemenliğine ilelebet kavuşacaktır. Yazar ve şairlerin anlaşılmayan her cümlesi otoritelerin gözünde sürgüne mahkumdur. Bu sürgün çok başkadır. Sebebi iğnedir. Bir hayli çocukçadır. Sonraları edebiyat ödevi olan İpekli Mendil’i sürgün duygularında, sakin tabiatında yazmıştır. Özelidir bu eser. İlk göz ağrısıdır.

İstanbul’u keşfederken içindeki edebi kişiliğe denk gelmiş, sokak sokak gezerken gözlemlemiştir yaşayışları. Bu gözlemlediği yaşayışları kaleme almış ve okuyucuyu en durgun anında coşturarak sayfalarda sürüklemiştir. Yazarımız aşk adamıdır. İstanbul‘da bir semte tutulmuştur. Beyoğlu‘nun rengi, atmosferi cümlelerine can katarken ruhunda özgürlük hissetirmiştir.

Bir felsefesi vardır. Mesela
deniz kenarında iskelemlesine oturur. Kafasında olup biten ve devam eden ne varsa hepsini halleder. Sonucunda huzur içinde kalkar gider. Bununla ilgili öğüt verir, örnektir.

Hepimizin iyi çocuğu; Panco’sudur. Ruhunda olup biten ne varsa yansıttığı hayali karakterin ismidir Panco. İçinde gümbür gümbür deliren kelimelerin hikayelere dönüşümüdür. Yaratıcı zihniyle esnek ve heyacanlı eserler meydana getirirken okuyucuyu hop hop hoplatır. Tabi hayat hüzünlüdür, acıdır. Sararmış sayfaların kara puntolu metinlerinde yüzlere vurur hayatın çilesini. Eserlerindeki kullandığı dil, sokakların tozunu yalamış sonra sayfalara düşmüştür.

Faik üstadımızın kaleminden saflık akar. Hoş sohbetinden bal dökülür. Kalabalığı ve bağlılığı sevmez, yalnızlıkla dostluk eder. Her canlı gibi acılar çeker, bitkin düşer. Elem bir hastalığa üstadlık zamanında yakalanır. Ne yazık ki karaciğeri büyümüş, siroz olmuştur.

Vazgeçmenin bir bedeli, yaşamanın bir onuru ve yazmanın delice bir ruhu vardır. Yinede hastalık döneminde yazmadık sayfa bırakmamış ve daha da iyilerini meydana getirmiştir. Hastalığı ilerledikçe ayakta duracak hali kalmamış, dudakları kurumuş ve benzi sararmıştı. Fakat kalemi ve kaleminden akan yaratıcılığı yılmamıştır.

Yazmasaydı deli olacak, kaleme almazsa elden ayaktan kesilecekti.

Ölüme ne çare, vakit ecel vaktidir. 1954 yılı bir mayıs akşamı durumu kötüleşince hastaneye kaldırıldı. Doktorların tüm çabalarına rağmen daha da kötüleşmiş ve hayata gözlerini yummuştu. Ömrü boyunca edebiyatımıza kurduğu benzersiz cümlelerle kaleme aldığı eserleri tüm samimiyetiyle armağan etti.

Mekanı Cennet Olsun.

5 duyu organlarımla gözlemlediklerimi edebileştirirken kısa ve öz kalmakla idare ediyorum. Sanatsal yönüm, gündelik yaşantılarım içinde ağır basıyor ve bu şekilde bir şeyleri kaleme alabiliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir