Yağacağını biliyorum az sonra yağmurun
Islanacağım…
Atacağım her zerremi yağmur damlalarının düştüğü memlekete
Islatacak ve bir şeker gibi eritecek yağmur bedenimi
Düşüncelerimi saklayacağım ondan
Yalnızım…
Beraber ıslanacak tek kişi bulunmaz
Oysaki yalnızlığı giderebilsem
Eğer ki yalnız olmasam
Onlar içinde eriyebilirdim
Fikirlerimi eritmemek şartı ile bir şeker gibi
Bölünürüm insanlardan ondan
Yaşasın diye Cumhuriyet!
Amacım aşikâr
O bu şiiri okur ise artık şairimdir
Artık şair olmuşumdur
Lakin hiç bilemeyeceğim biliyor musun?
Şairimdir belki de
Belli etmedin ama
Göçerken bu diyardan
Veya göçtükten sonra
Gel başıma söyle bana
Şairsin de
Okudum şiirlerini de
Arkasından şu kelimeleri söyle
Yaşıyor Cumhuriyet!
Rahat uyuyayım artık rahatsız iki metrede
Allah beni çağırmıştı
Sen gelene kadar dayanabildim ancak
Gidiyorum artık rabbin yanına
Şiirlerim sana emanet
Cumhuriyete emanet
Bilirim ki insan ölür
Sende öleceksin
Fakat Yaşayacak Cumhuriyet
Gel Başıma Söyle Bana
Yalnızlığın Mezarlığı
Yalnızlık içimde büyüyen kor
Yavaş yavaş, inceden inceye
Ruhumu yakan
Çevremde kirli gülüşler, sahte suratlar, silik ruhlar
Beni yalnızlığın mezarlığına gömen
Çekiliyorum bir kenara
Etrafıma bakıyorum
Yerler, caddeler, şehirler parçalarla dolu
İnsanlığın parçalarıyla
Kimse farkında değil düşürdüklerinin
Kimse farkında değil kaybettiklerinin
Kimse farkında değil farkındalığın
Gökyüzüne bakıyorum
Umudun yağmasını bekliyorum
Bizi insanlığımıza kavuşturacak olan
Sonra denize bakıyorum
Huzurun gelmesini bekliyorum
Bizi insanlığımıza bağlayacak olan
Sonunda beklenenler geliyor
Yalnızlığımın kabuğu kırılıyor
Uyanıyorum dünya uykusundan
Beni karşılıyor sonsuz güzellikteki insanlık
Ve varıyorum kalabalığın eşsiz tadına

Yaşamın Vazgeçilmezi
Yalnızlık ufkunda beliren keskin bir ışık, minik bir pırıltı gibi yüzüne vurur ve yaklaştıkça büyür sonunda karanlıklar içinde aydınlık kaçınılmaz olur. İşte o pırıltı umuttur önce göz bebeğine düşer, sonra kalbine, en sonunda bütün bedenini esir alır ve ruhun aydınlanır. Bir tohumun toprağa, çekirdekten çınara geçmesi misali; gölgesinde mutluluk rüzgarı, meyvesinde aşkın ikramını verir sana… Bu bir hikâye değil bu hakikatin ta kendisi, ömrüne ömürler getirecek yaşamın vazgeçilmezi!

Rağmenlere kilitlediğin her şeyin başlangıcı “vazgeçmemek”. Ufukta bekleyen ışıkta, kalbinde ve ruhundaki umutta vazgeçmemek sırrında saklı. Düne ektiğin tohumlar bugünün nefesi, yarınların mirası olacak. Vazgeçmemek sırrının ilk anahtarı inançtan gelir, inanmak sonsuz kere inanmak… Herkes olamaz, olmaz bırak dediğinde yine de inan çünkü yola revan olanlar yola inanlardır ve yolun sonunda kazananlar hep onlar olur. Sana tersini söyleyen, yoldan dön, vazgeç diyenleri ömür durağının müsait bir yerinde indir, zira yola onlarla devam edemezsin.

İnanmak kalple olur. Önce aynadakini ve sonra yine aynadakini inandırman gerekir. Aynadan kalbine yansıyan tüm inançların -eğer vazgeçmezsen- bir gün gerçeğin olacak. Çünkü kalp yanılmaz, onu dinlersen mutlaka kazanırsın diyemem, yenilirsin bazen ama her seferinde daha güzel yenilmek ister yüreğin. Sen de bir kez daha yenil, zira ne demiş Sezai Karakoç “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır…”
Daha kendi ile savaşında bile yenik düşen insan yaşadığımız bu yılgınlar çağında nasıl zamana galip gelsin ki? Yine de zamana inat tutunmak bir kalbe, bir umuda, bir yola…
Kalbin inancını yitirmezse, direnirsen inatla bil ki yüreğinde tuttuğun o samimi duan ve niyetin göreceksin bir gün kuş olup konmuş kapına, anahtar olup açmış kapılarını. Eğer emek verdiğin yolda gördüğün zahmete katlanamayıp vazgeçersen yolu hak etmeyene vermiş olacaksın. Neden bu dünyada haklı olan hak eden kazanamıyor anlıyorsun değil mi?
Yaşamın kendisi bir savaş, herkes savunma hattında kendini savunuyor ve kimse karşısındakinin ne kadar yara aldığını görmüyor; görse belki durup dinleyecek “Gel vazgeçmeyelim insan olmaktan çünkü insanlığımızı unutmaya devam edersek bu savaş hiç bir zaman bitmez” diyecek.
Hayatta tutunacak dalım yok deme her gün gözlerinin önüne uzatılan sonsuzluk dalını gör yani gökyüzünü, toprağı, ağacı, aşkı, merhameti ve bunları sana gösteren Zât’ı gör çünkü onlar bu hayatı değerli kılan yaşamın vazgeçilmezleri.
Şimdi aynadakine bak ve söz ver, nefes aldıkça vazgeçmek yok! İnsanlığımın hakkını verip öyle yaşayacağım ve kalbimle çıktığım tüm yollardan asla vazgeçmeyeceğim ve bir gün umudumu sevgiyle taçlandıracağım.
İşte insanca yaşamak dediğin budur, her koşulda yenilse de asla pes etmeyip vazgeçmeyenlere sevgilerle…
Sessiz Kaçışlar
Seninle veda türkülerindeyiz.
Trenler beni almadan,
Seni ise bana vermeden geçiyor.
Sürekli bekleyen yolcuyken,
Çirkin yaralarım kanıyor.
Kaburgalarım sığmamış ruhumu zorluyor.
Biraz ölüyorum beni hoş gör.
Kendimden kaçarken sana yakalanıyorum.
Bu dünya beni bırakmış,
Bense bu dünyaya hiç ait olmamışım.
Tutunmaya çalışan bedenim,
İnsanlığın günahıyla üzerimi kirletmiş.
Hayâlı bakan gözlerim, kimseye yuva olmamış.
Büyük bir enkaz yığınıyken,
Kimseyi göğsümde barındıracak odam olmamış.
Sen beni hoş gör.
Yüreğim daima yanı başında.
Bitmeyen sevgim gölgenin kıyısında.
Ruhum pencerenden esen rüzgarda…
Bilinmeyene Mektuplar V
Sevgili Lusin,
Günler kendini bir kuma dönüşmek için harcarken sana yazmayı seçtim. Geçiyor her şey. Sana yazarken de geçiyor. Dizlerime bakıp düşünürken de. Bu kadar çabuk olması normal mi? Bilmiyorum, Lusin. Dalıyorum bir denize doğru bakışlarımla, “Söyle. Sen misin durgun olan, yoksa ben mi?” diyorum. Sonra onu bir şiire konuk ediyorum gözlerimle.
“Bir dalgalı, bir sessizsin,
Söyle bana, niçin gülmezsin?
Bazen bir şiire konuk olursun,
Bazen bir kuşa denk.
Bir gülümsetir, bir ağlatırsın,
Söyle, bana niçin gülmezsin?
Hep başkalarına, hep başkalarına.
Bir şair neden gülemez sana baktığında?
Söyle.
Kelimeler mi ağlar öylesine,
Yoksa bir hüznü mü arzularsın o geldiğinde?
Bir dalgası vurduğu zaman şehrinin kıyısına.
Geçtiği zaman o seslerin,
Saç tellerime kadar uzandığında o rüzgarın,
Hayalimde kurduğum dünyada yaşamaya devam edeceğim.
Söyle bana,
Bir şair mi bilir böylesini?
Bir şair bilir.
Bir fırtınalı, bir sessizsin.
Söyle bana, niçin gülmezsin?
Baktığında sana tüm o kapılarım,
Açtığı zaman ardına kadar benliğini,
Sanki ruhumu avuçlarcasına şehrime gelirsin.
Söyle bana, niçin öfkelenirsin?
Bir şair bilir böylesini,
Bir şair bilir, neden döküldüğünü bir denizin.
Baktığı zaman her bir damlasına.
Söyle bana mavi,
Gökte ve yerde,
En çok kime gelirsin?
Bir şair bilir böylesini.
Bir şair bilir. “
Lusin, seni bir denize bakarken gördüm o gün. Bakışlarınla denizi kucaklıyor gibiydin. Bir şair bilirdi böylesini, öylece yazdım bir kağıda. Günler geçerken eline vermek için. Biliyorsun, sana yazmasam ben fırtınalı bir yaprak olurum denizinde. Sevgili Lusin, seni çok yorgun görüyorum. Neden böylesin? Her zaman bir yıldızdan aşağıya doğru sarkıtıyorsun kendini. Saklanıyorsun, Saklanıyorsun. Neden gözlerini kapatıyorsun? İnsanlar bu kadar mı korkutuyor seni? Oysaki küçük gülüşlere muhtaç kalan bir sen vardı öncesinde. Şimdi neden gülmezsin? Söyle bana, yaşayacağımıza dair söz vermiştik birbirimize. Neden oynayamıyorsun bu küçük oyununu? Sen değil miydin bir kuşa bakıp gülümseyen? Şimdi neden doldurur o küçük gözlerini? Ah, Lusin. Sen ve ben küçük bir parçasıyız bu ayın. Bir süre uzaklaş olduğun yerden ve bir bak o köşene. Ne kadar da küçülüyor değil mi olduğu yerde? Peki nasıl olur da her bir gözyaşın daha büyük olur? Sadece bir saniye nefes al ve durdur zihnini. Sensin tüm o kapıları açan, sensin benliğini bir denizde boğduran. Gözlerini aç, Lusin. Orada seni bekleyen bir kağıt olacak. Ne zaman gözlerin kapanırsa, o kağıt oraya düşecek. Ve zamanla yaprakların değişmesi gibi, sen de değişeceksin. Belki daha güçlü geleceksin geri, belki daha küçük. Bil ki, tüm sorunları kucaklayan insandır. Oysaki ben istemiyorum hüzün kokan bir cümleyi defterimde, sen de isteme o gözyaşını mürekkebinde. “Yazıyorum, çünkü varım.” de.
Yazıyorsun, çünkü varsın Lusin. Eskimeyecek bir yaprağı defterinin, hep izleyeceksin cümlelerini. Dizlerin kanayacak ormanında belki, “Anne, bul beni.” diyeceksin. Sen kendini bulamazken. Yapma, Lusin. Sırtındakileri alacağım, seni bir denize bırakacağım öylece. Sadece koşacaksın ve o an göreceksin ellerinde hangi yıldızların olduğunu. Gülümseyeceksin, çünkü ben varım, Lusin. Sen yönünü kaybettiğinde yıldızın olacağım ışığınla. Bir yanın yaşamak isteyecek. Ben de sana bırakacağım o umut kokan cümlemi.
Sadece,
Tut ellerimi, Lusin.
Seni yaşatacağım.
MÜTEHASSİS.
- Eskiden;
- Böyleydi yaşam,
- Gaz lambası,
- Masada duran eski bir radyo…
- Soğuk bir kış akşamında..
- Radyodaki müziğe kendini kaptırmaya,
- Anıları yaşamaya çalışıyorum…
- Ne güzel zamanlardı.
- Anı kokar bazı odalar.
- Şakaklarımdan çocukluk hüznü,
- İçimdeki yüzyıl harpleri, virane ediyor…
- Yüreğimi melun bir sancı iğleniyor…
- Şimdi bazı şeyleri özlemle geçiştirdim.

Tramvay Durağı 12.Bölüm
Tramvay durağına girişte kart okuttuğumuz turnikeler var ya, oradan geçerken omzumdaki ve sırtımdaki çantalarım sebebiyle çoğu zaman takılıyorum. Yan dönerek çapraz dönerek bir şekilde geçmeyi başarıyorum. Bazı zamanlar tuhaf bulduğum telaşlı halimle birlikte başımdaki kulak üstü kulaklığım ve onun, cebimdeki Farid Farjad enstrümantallerine uzanan kablosu da beni dışarıdan kalabalık gösteren detaylardan biri. Gözlüğümü, canım isterse taktığım bilekliğimi ve sanki sürekli içiyormuşum gibi elimde tuttuğum küçük su şişesini saymıyorum bile.
Haklısınız, bazen ben de soruyorum kendime “Neden bu kadar kalabalık?” Cevabım şu oluyor “Çünkü sevdiğim şeylerin bende bıraktığı huzur, onları yanımda taşımanın ezasından daha ziyade.”
Çantamda bu kadar kıymetli olan ne mi var? (Youtuber arkadaşların video başlığı gibi oldu sanki biraz) Birinde; okuma kitabım, resim defterim ve diğer gereçler, fikrimden içimden gelip geç-en-meyen-çok şeyi yazdığım defterim, kalemlerim, yedek kulaklığım vs. Diğerinde bir kol çantasında ne bulunursa onlar işte. Diğerinde ders notları…
Biliyor musunuz, çoğunlukla kendi iç muhasebelerim ve mânâ muhabbetlerimle zaman değerlendirmeyi seçerim. Yanımda her yere götürdüğüm bunca lüzumsuz gibi görünen şeyler(!) ve yalnızmış izlenimi veren bir görüntüye rağmen, sisli perdemin arka yüzündeki sayısız düşünceyi, diyaloğu, hayali, besteyi, cümbüşü… görebilen gönüllerle de ama sözlü ama sözsüz, muhabbetleşmeyi çok severim. Bunun yerine çözemediklerinde -Dostoyevski’ye selâm olsun- olumsuz önyargılarını kullanmayı tercih eden bakışlar da… Sanki kalabalık olan, onların gözleriymiş gibi geliyor bana. Ve çoğu zaman toprakta, kitap sayfalarında, çizimlerimde, kalemimde, (reklamı atla ve) play tuşunda tutuyorum bakışlarımı. Ara sıra da ağaçlara, kuşlara, bulutlara, sokak lambalarına, evlerin pencere ışıklarına, uçsuz bucaksız maviye/laciverte/siyaha ve yıldızlara uzanıyorum. Kalabalık bakan bakışları görmeyi tercih etmediğimden, gözlüğümü çıkarıp 2.75 astigmat/miyop gözlerimle bakıyorum dünyaya. Her şey değişiyor, yüzüne baktığım insanların kalabalık bakan gözleri puslanıyor, güneşin ışığı daha da parlaklaşıyor, eserken rüzgâr göz akıma dokunuyor, kirpiklerim acıyor.
Ya sizler? Tramvay durağına giriş turnikelerinden rahatça geçebiliyor musunuz? Gözleriniz ne kadar kalabalık, ne kadar yalnız görünüyor bakışlarınız, nasıl görüyorsunuz dünyayı bilmem kaç derece yakın ya da uzak “gözlüklerinizi” çıkardığınızda?..
Bulutların Üstündeyim
Nedir bu hissettiğim
Beni hayallerimde boğan, beni çıkmaza sokan
Kimdir bu beklediğim
Beni gözlerinde hapseden, beni kalbinde mühürleyen
Günler geçiyor, insanlar geçiyor, acılar geçiyor
Bir sen geçmiyorsun bir de sana olan hasretim
Bekliyorum seni
Bulutların üstündeyim
Şeklini hayallerimden alan bulutların
Görüyorum seni
Biraz değişmişsin sanki
Ama yüreğimi delip geçen bakışların aynı
Yürüyorum sana doğru
Ama yaklaşamıyorum
Uzanıyorum sana doğru
Ama dokunamıyorum
Sonra kayboluyorsun
Sen kayboluyorsun, bulutlar kayboluyor
Düşüyorum yere doğru
Bedenim parçalanıyor, ruhum parçalanıyor
Kalbim kalıyor geride
Kalbimin içinde de bir tek sen kalıyorsun
Proletarya Ruhların Selamı
Okuma yazma bilmeyen,
Bedenleri yoksul,
Ruhları zengin,
Yanık türküleriyle ateşi harmanlayan,
Dudakları kuraklığa esir düşmüş,
Çocuk çobanların selamını getirdim sana
Proletarya ruhların selamı bu…
Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da…
Yoksulluğunu yırtık ayakkabısıyla,
Gönlüne kazımış geleceğin umutlarının,
Sevdası boğazında kurutulan;
Esmerlerin, dilberlerin selamını getirdim sana
Coğrafyasına, prangalarına esir düşmüş,
Kader kurbanı ruhların selamı bu…
İçten ağıt yakan annelerin,
Köşe başlarında sessiz sedasız ağlayan,
Alın terinin içinde boğulan babaların da selamını getirdim sana
Yürekten verilmiş, ilkel sanılan,
Hiç kitap okumayan, hiç okula gitmemiş ama
Aydın ruhlu insanların selamı bu…
Yağmurun Altında
Gündüzün geceyle karıştığı bir zaman diliminde,
Kendime olan bakışımdı aynada gördüğüm,
Sanki küçük bir balıktı okyanusunda kendini arayan
Söyle bana kelebeğim, neden bu kadar uçmak istersin?
Hangi yeri olursa olsun bir cihanın,
Basacağın yer kendi toprağın olacak.
Biliyorsun, her şeyden kaçacağını,
Ve biliyorsun ki ruhundan kaçamayacağını,
Öyleyse bir aynaya neden küskün kalırsın?
Sen değil miydin yarına gülümseyen oracıkta?
Sen değil miydin kendini saran küçük bir kutucukta?
Bana bakan bu kırgın kim?
Elleri titriyor balığımın, parçaları dökülüyor gökyüzüme,
Dağılıyor, dağılıyor ve dökülüyor yeryüzüne.
Yağmur geliyor karanlık ormanlarına bu şehrin,
Beyazlatıyor her bir yanını ruhların,
Dağılıyor, dökülüyor yeryüzüne.
Bakıyorum, bendim bu gökyüzüne bakan o siyah sokakta,
Bendim şiirler yazan o kırık lambaya,
Bir cümlenin altında kalan benim ruhumdu.
Bir şair neden dökülür dedim kendime,
Daha çok yazsın diye dedin bana,
Biliyorum, göğsüme batan acı olmasaydı,
Bu kadar dökülmezdi bu şair,
Dağılıyor, dökülüyor kalemine.
Bakıyorum, bendim tüm bunları kucaklayan o şehirde,
Kendine kalan bendim mürekkebin o siyah ucunda,
Yazdım, döndüm, dolaştım.
Bir güneşe aldandım.
O gün,
Bir güneşin sıcaklığına aldandım.
Yaşamak, dedim.
İşte yaşamak.
Yazıyorum,
Neresi olursa bu şehrin,
Gözlerimde taşıyorum her bir kelimesini,
İçime atıp da kaleme bırakıyorum sonra kendimi,
Nasıl da buluyorum bu bedeni kaçtığım o sokakta,
Sanki daha çok yazmak için buluşuyor kendiyle,
Karanlık bir aynasında o şehrin.
Soğuk bir kaldırım taşıyla bakışıyorum o an,
Kendi gerçekliğinde çarpılan bir ruha dönüşüyorum,
Çehresi korkutuyor defterimi,
Kaçıyorum,dökülüyorum yeryüzüne.
Böylesine niye ağlar insan içine?
Yaşamak, dedim.
İşte yaşamak.
Kuyu
Bir çocuk geçiyor uzaktan.
Kurumuş gözyaşları kirli yanaklarında
Kızarmış burnunun etrafında kırık düşler saklı
Kaybolmuşluğun izleri sürüyor ürkek adımlarında
Delik cebine sakladığı soğuk elleri
Yavaşça okşuyor rüzgarın öptüğü saçları
Yolun ortasına acımasız savrulmuş cam parçalarının,
Hissizce üzerinden geçiyor yalın ayak
Birkaç söz mırıldanıyor çatlamış dudakları
Kaçtığı bütün yalanların
Ilık terleri süzülüyor ensesinde
Bir baba elinden tutuyor sımsıkı
Duvarları dökük evin kimsesiz hatıralarında.
Bir anne son yemeğini pişiriyor
Kalabalıktan sakındığı renksiz bakışlarında.
Yalnızlıktan küflenen zincirleri vuruyor birbirine
Coşkunun çığlıklarını ağırlamış onlarca salıncağın.
Hüzünden unutulmuş çiçekleri soluyor pencerelerin
Birbirini tanımayan yüzler saklı odalarda.
Bir abla koşuyor telaşla ansızın
Silik anılarında, üstü çizilmeyen satırların.
İnsanları yakalayamıyor artık kuşlar
Peşinden sürüklerken kirli yarınları dünyada.
Bir çocuk geçiyor uzaktan.
Bulutlar gözyaşı döküyor avuç içlerine
Yarım kalmışlığın kısık uğultusu kulaklarında
Kolları sarılı yüreğinde umuttan yoksun
Ne trenler kalkıyor dönmemek üzere.
Uyanamadığı gecelerin izleri rüyalardan
Korkak bedenine fısıldıyor, sağdan sola.
Parmak uçlarında süzülürken rengarenk uçurtmalar
Göğsüne dolan yalanların kapısında
Zaman gibi tükeniyor, siyaha doğru.
Varoluş kavgası verdiği onlarca çizgi alnında
Hayatsız dalgaların tepesinden
Söylenmeyen kelimeleri seyrediyor usulca.
Büyümek denen bu aldatılmış şarkının
Yırtık mektupları seslendiren sıcak toprağından
Kendini saklandığı kuyulara bırakıyor.
Bir çocuk geçiyor uzaktan.
Karanlıklaradır Sitemim
Umutlarından vurulmuş bir kalp,
Umuda küser mi?
Hangi acıdır yüze gülen?
Sararmış yaprak arası bahar…
Nerden gelir nereye gider boşluktaki nidalar?
Soru yüklü zarflarım da biter elbet;
Bitmeyen karanlıklaradır sitemim…

Mavi yüklü gün dolar pencereme.
Kaç zaman bekler?
Kaç yerde yaban kalır ellerim?
Aşamadığım yolların kahrını çekerim adım adım…
Adım ki en karmaşık bilmece;
İçimde toplanır kalbimden uzaklara savrulur sözcükler.
Yine de uzaklara değil karanlıklaradır sitemim…

Her gecenin sabahını karşılar hüzünlerim.
Onlar bilinmeyen sevdaların misafiridir.
Dünden arta kalan bugünün yarısı,
Bugünler yarınların sancısı;
Yüreğimin çektiği sancılara değil karanlıklaradır sitemim…
Sevde Aktaş
HAR
iklimler boyu koştum durdum elimde kandille
kandil vardı, vardı ve evet yanıyordu
ben, güze ulaştım sandığımda
parmak uçlarımdan alevler yükseliyordu
afak, haşyetten yarılmıştı
öteki meşalesiyle çırpınıyordu
gelsene bana, haydi bana gel!
kurşun burada işlemiyor ve tabi hançer de
ben
sıkıca sarabilirim seni
sen
titreyebilirsin
korkma
sana bir nefes üfleyeceğim kendi canımdan
tekrar gözünü açtığında
kendini bulacaksın
amaannerde
yükseklerde, çok yükseklerde bulacaksın kendini
selamlayacaksın sakince gelip geçeni
orası senin ve dahi benim emin yerim
gecenin teri gözümden düşerken
ölüm dinletiyor kendini
kervan değil, biz göçüyoruz
yollar, alabilene, olabildiğince müttefik
Fil & At
“Yine öne geçiyor at. Fil yoruldu artık, biraz da korkuyor. Usulca bakıyor atın arkasından. Koş, sakın durma, asla arkana bakma. Arkana bakarsan çok geç kalırsın. Dinlenmeye vakit yok. Sadece atın bıraktığı ayak izleri kaldı. Hoşçakal fil, artık sana ihtiyacımız olmayacak.”

O günler geride kaldı artık. Fil yolun ortasına oturdu. At geçmek için bir çözüm yolu arıyor ama yeterince zeki değil. Fil neden mi oturuyor? Onu ben de bilmiyorum. Yaklaşık birkaç aydır böyle. Fili herkes seviyor, ayağa kalkıp koşmadığı sürece. Böylesi ne de tatlı ama. Sessiz, sakin, huzurlu. At yarım saatte bir fili dürtüyor, debeleniyor. Fil sendeliyor biraz ama kalkmaya pek niyeti yok gibi. Fil de kalkmalı mı? Beraber aynı anda koşsalar, en iyisi böyle mi olur? Ama at izin vermez ki, yol açıldığında o fili beklemez. Fil yine üzülür, hayat yine eskisine döner.
Belki de ata güvenmeliyim. O da tempolu koşmanın çok hızlı koşmaktan daha doğru olduğunu öğrenmiştir belki artık. Peki ben ata güvensem de fili ikna edebilir miyim ki? Bir kere daha güvenini boşa çıkaramam, işte o zaman beni terk eder. Ben atla yalnız kalamam ki, çok korkuyorum. Kimse atı sevmez, kimse atla oynamak istemez. Ama ben onu çok seviyorum, o da benden bir parça değil mi sonuçta? Onu sevdiğimi kimseye itiraf edemem ama, o zaman fil yoldan çekilir. Her şey için çok geç olur.
Denemeden durabileceğimi mi sanıyorum?
Saçmalıyorsun tavşan.

Fil çoktan kalkmaya hazırlanıyor bile. Bu defa o da zıplamayı deneyecek, imkansız olduğunu bile bile. Ata eyerle-. Bekle tavşan, bu sefer eyerleri kullanmak istemiyorum. O zaten nereye gideceğini çok iyi biliyor. Artık benim kontrolümde değil.
Koşuşa hazır.
3.
2.
1..
Mâverâ
İçim içime sığmıyor, ama bu seferki sevinçten değil, içimde yankılanan belirsizlik fazlalığı.
Kurda kuşa yem oldu bu gönül neden hâlâ hiç kanmıyor sevgiye? İçinde kopan fırtınalar durulmadan, denizlerin şiddeti dinmeden kabarıyor göğüs, çekiliyor damarlarındaki kan.
Pusuya geçmiş bütün hüzünler, en can alıcı noktadan vurmak için… Çekmiş bütün karaları, heyhat! Ateş ediyor kurşun misali.
Ferman yok, her yeri sarmış kıvılcım.
Tutuşmuş paçalar, âşikâr etmişiz bir kere sırrı
Geceye vurmuş yine damgasını, hedeften şaşmamış ok.
Yürü boylu boyunca görünmesin gönlündeki kambur. Sesin kısılmış bir çığlık, pervazlara tıkanmış birkaç cümle. Eşikten sızmış mâverâ…
Bu akşamlar çok şahittir bize…
Bu akşamlarda dinledik, yüreğimizden oluk oluk akan acıları
Bu akşamlarda seyrettik gecenin zifiriliğini
Bu akşamlarda coştu gönül, aktı kalem
Bu akşamlar çok şeye sığınak, bu akşamlar çok derde perişan, bu akşamlar çok yüreğe tanıdık. Ahh bu akşamlar çok dumanlı, çok dağınık.
Gel beriye, öteden uzak düşer.
Yanaş manaya, oku cümlelerimi
Perdeleri kaldır, gözlerin sîneme kör
Oku da sığınak yaptığım virgüllerimi, noktalarımı gör…
Yaram dert değil, derdi yoldaş yapan gönlümü gör…
Selametle…














