Bir Toplum İronisi: Otomatik Portakal

Güç karşısında aldığı pozisyonu sorgulamayanların yaşamını suçluluk duygusu yönetir.

-Agah Aydın

Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal” kitabı 1971 yılında aynı isimle Stanley Kubrick tarafından kitabın neredeyse tamamına sadık kalarak sinemaya uyarlanmıştır. Yönetmen Stanley Kubrick, beyaz perdeye uyarladığı “Otomatik Portakal” filmiyle “Nispeten güvenli bir toplumda yaşamak için ne kadar fedakarlıkta bulunmamız gerekir?” sorusuna yanıt arar. Filmin şiddeti özendirdiği iddiasıyla gelen eleştirileri yorumlayan usta yönetmen, “İnsan doğasının bu yönünü kabul etmiyorlar.” diyor ve ekliyor: “Belki de bilinçaltımızda hepimiz potansiyel birer Alexizdir.” Anthony Burgess’in bu kitabında dikkati ilk çeken şey, isminin “Otomatik Portakal – A Clockwork Orange” olmasıdır. “Portakal”la insan olmanın organikliğine çağrışım yapsa da Malezya’da geçirdiği dönemin etkili olması akla daha uygundur. Çünkü Malaycada “insan” sözcüğü “orang” sözcüğü ile ilişkilidir. Yani “Mekanik İnsan” gibi başlığa tekabül etmektedir. Filmin bütününe bakıldığında başlıkla paralel ilerlediği görülmektedir.

Anthony Burgess Fütüristtik ve Distopik akımın temsilcisidir. Bu akımların sinemadaki temsilcisi Stanley Kubrick’tir. Yani “Otomatik Portakal”ı sinemaya uyarlaması tesadüf değildir. Anthony Burgess’in ünlenmesinde etkili olmuş bir yönetmendir. Filme geçecek olursak başından sonuna kadar anlatıcı Alex’tir. Bu yüzden seyirci, acımasız, alaycı, toplum değerlerini küçümseyen, sıra dışı, saldırgan ve yıkıcı bir portre çizen Alex’in gözünden bakar olaylara. Alex bir anti-kahramandır. Anti-kahramanlar baktığımızda hayat hakkında bize kahramanlardan daha fazla şey öğretir. “Otomatik Portakal” filmi, bir distopya örneğidir. Distopya, ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlar. Distopik bir toplum, otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. “Otomatik Portakal”a baktığımız zaman bahsettiği dönem ve tartıştığı meseleler göz önüne alındığında, modern toplum ironisidir denilebilir. Alex filmde ergen bir gençtir. Dört kişilik çetenin başıdır. Filme baştan sona eşlik eden kavramlardan biri “şiddet”tir. Önce evsiz yaşlı linç ediliyor sonra farklı bir çete grubuyla kavgaya karışıyorlar. Akabinde ise yazarın evine girerek onu bir ömür boyu engelli bırakacak şekilde sakatlıyorlar. Daha sonra yazarın eşine tecavüz olayı gerçekleşiyor. Filmde askeri botlar giydiği görülen ve Alex’in başını çektiği dört kişilik çetenin, bir “yazarın” evine girerek onun eşine tecavüz etmesi Burgess’in hayatındaki trajik olayla örtüşmektedir. Kubrick askeri botlarla bu işaretleri daha da belirginleştirmektedir. Burgess’in hayatıyla tanışanlar aslında bu sahneyle onun nasıl bir ömür sakatlandığını anlayacaklardır. Freud’un “Sanat ve Sanatçılar Üzerine” kitabı bu sahneye ışık tutmaktır. Freud, bu kitabıyla sanatçıların sanatıyla bastırılmış olanı dışavurup doyuma ulaştığını yazmaktadır. Filmde Burgess’in bastırılmış olanına işaret ederek bunu dışavurup doyuma ulaştığını görmekteyiz.

Filmde çetenin cinayet öncesi sürekli bar tarzı bir yere gidip süt içmeleri verilmektedir. Bu süt içme sahnelerini bazı filmlerde de görmekteyiz. (Leon vs.)  Alex bu sütü içtikten sonra kendini şiddete hazır hissetmektedir. Alex’in bir ergen olması, süt içmesi ve saldırgan olmasını Melanie Klein’in “Haset ve Şükran” kitabından yola çıkarak açıklamakta fayda var. Klein’in üç aşamada incelediği evrelere göre ilk evrede kalıp, gerçeklik evresine geçmemiş, mutlak doyum isteyen, bunu bir parça bulan ama tamamen de doyuma ulaşmayan insanlar, istedikleri şeyin mantıksızlığını kavrayamadıkları için haz nesnelerine şiddet uygulama yoluna başvurmaktadır. Filmdeki “süt”, Klein’in nesneler ilişkisindeki “meme”ye gönderme yapıldığını düşündürmektedir. Nasıl bir bebek memeye sadist saldırılarını yöneltiyorsa, Alex de barda süt ziyafeti sonrası şiddet eylemlerine girişmektedir. Yine filme baktığımızda çok fazla çıplak kadın ve memesi ön plandadır. Filmin genel havasına “meme”, “süt” ve “saldırganlık” kavramları hakimdir. Otto Kernberg’in “Sapıklıklarda ve Kişilik Bozukluklarında Saldırganlık” kitabında Toplum Karşıtı ve Narsistik Kişilik bozukluğunda Alex gibi hastaların çete kültürüyle olan ilişkilerine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca bu tür insanların patolojik kendini sevme, büyüklenmeci, açgözlü, üstben patolojisine sahip, güvenme-bağlanma ve eşduyum kurma kapasitesi yoksunu olduğunu, pişmanlık ve suçluluk duygusunun olmadığına vurgu yapar ve ekler, zamanın geçtiğini fark etmedikleri için gelecek için plan yapamadıklarını ve dürtüsel boşalım peşinde olduklarının da altını çizer. Alex hapse girdiği andan itibaren hemen çıkabilmek adına farklı bir kimliğe bürünmektedir. Kader ona bir seçim sunana kadar İncil okumakta, kurallara uymaktadır. Alex’e sunulan seçim; tedavidir. Özgürlüğüne ancak bedensel olana tamamen yabancılaşarak kavuşabilme seçimidir. “Tat tiksindirmesi” ve “sistematik duyarsızlaştırma” ile Alex ne ona saldıran birisine geri vuruyor ne de çıplak kadına uzanabiliyordur artık.

Hapisten çıktığında filmin başında tartakladığı yaşlı adam ve diğer sokak adamları tarafından linç edilmek isteniliyor, olay yerine gelen polisler zamanında Alex’e tuzak kuran arkadaşlarıdır. Alex’in tedavi sebebiyle karşı koyamayacaklarını bildikleri için onu şehir dışına götürüp şiddet uyguluyorlar. Şiddete maruz kalan Alex, oraya yakın bir evin kapısını çalar. Bu kapı bir zamanlar eşine tecavüz, kendisini de ömür boyu engelli bıraktığı yazarın kapısıdır. Yazar yaralının rakip siyasi grup tarafından kobay olarak kullanılan genç olduğu anlayınca onu siyasi amaçları doğrultusunda kullanmayı amaçlar. Yazarın, Alex’in eşinin tecavüz edeni olduğunu anlaması ise banyoda söylediği şarkıyla olmuştur. Çünkü saldırı gecesi Alex aynı şarkıyı söylemiştir. Yazar, Alex’e Beethoven’in 9.Senfoni’yi dinleterek intihara sürüklüyor. Çünkü tedavi sürecinde bu müzik acıyla eşleşmişti. Şans eseri Alex ölmüyor. Belli bir süre komada kaldıktan sonra uyanıyor. Hapishanedeki tedavinin etkilerinin geçip geçmediği tam olarak anlaşılmasa da en azından saldırgan ve libidinal dürtülerini sözel olarak ifade ettiğini görüyoruz. En sonda ise Alex hâkim iktidarın seçim ve propaganda figüranı olur ve yaşamı değişir. Artık toplumsallaşmış ve düzenin bir kuklası olmuştur. Başta Alex’i kullanarak toplumu suçlulardan arındırdığı gerekçesiyle politik avantaj sağlayan hükümet, filmin sonunda Alex’i sokakları tekrar suça boğmak için kullanır. Yanına gelen bakanla pazarlık yapar. Ölmek için intihar etmiş ama âdeta yeniden doğmuştur. Bu ikinci Alex’in bildiğimiz Alex’den bir farkı vardır; Alex de artık bakan gibidir, ikiyüzlüdür. Toplumsallaşmış ve düzenin bir kuklası olmuştur. Çünkü sistemin varlığını sürdürebilmesi buna bağlıdır; şiddet ve suç tamamen yok edilmemelidir ve kontrolü sistemin elinde olmalıdır ki toplum bu şiddeti sistemin kendisine yöneltmesin. Yazımı Rus Filozof Mikhail Bakhtin’in sözüyle bitirmek istiyorum: “Yazarın romanda belirli ve tutarlı kahraman yaratma kavgası belli anlamda kendisiyle olan kavgasıdır.”

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.