Yalnızlıklarımız

Hiçbir zaman yalnız kalmadım, her zaman kendimle baş başa kalmayı seçtim. Hiçbir zaman pişman olmadım, sadece pişman olmam için çok şeye şahit oldum. Her zaman insanları sevdim, bir o kadar da onlardan uzak kalmayı seçtim. Düşüncelerimden kaçarken onları kovalayan taraf ise ben oldum.

Düşlerimde kayboldukça hayallerimin gerçek olacağı ümidiyle nefes aldım.
Ne için yaşıyorum sorusuna her zaman cevaplarımı değiştirdim. Yenilemek için kendimi çok savaşlar verdim. Kurtulmak için beynimle kalbimin arasındaki kavgadan, insanların kargaşasında kendimi kimsesiz buldum. Büyüdüm dedikçe, çocuk yanlarımın yarasını sarmayla uğraştım.
Engeller koyan hayata inat ellerimle parkurları kaldırdım. Düştüğümde ise yaralarımla yola devam etmeyi, eğilsem de bükülmeyeceğimi, kırılsam da parçalarımı toplamayı ben çok iyi öğrendim.


Aslında çok şey öğrendim.
Bir tek; umutlarımı nerede saklayacağımı ve nerelerde kullanacağımı öğrenemedim.

Konuşarak her şeyi halledebileceğimizi düşünüp konuştum, hep de konuştuğum yerden vuruldum. Kelimelerimi seçmeye çalışırken karşımdaki bodoslama saldı kelimelerini üzerime, bu kez de kelimelerin ağırlığını kaldıramadan yarı yolda düşen oldum.

Nasıl oluyordu bu insan ilişkileri? Anladım zannederken, çoğu kez bilmediğim sorular soruldu. Kırmamak için uğraştığım her insanın kırıp döktüğü duygularımı toplarken buldum kendimi ve sanırım bu beni her zaman çok yordu.

Dert yanacağım çok insan varken derdimi anlatacak mecalim mi kalmadı? Kalmadı mı haykırışım, kalmadı mı sorun çözmeye gücüm? İşte o yüzden iyiyim desem yalan olur kötüyüm desem inancıma dokunur, ve günlerim böyle geçer durur.

Ve yine öğreniyorum ki zamanın ilaç olmadığını, zaman sadece alıştırıp hissizleştiren bir diyara doğru yol almanı istiyor, istiyor ki ilacını kendin bul kendini kendin tamir et. Diyor ki zaman, ilacını bende ya da bir başkasında aramaktan vazgeç ve en çok kendinde ara. Ekliyor zaman; sana verdiğim ve senden aldığım her şeyi ancak ve ancak kendin yerine koyabilirsin, suçlama beni, ben değilim en büyük katilin, sensin benim katilim, sensin beni boşuna bekleten, sensin benden durmadan medet bekleyen. Evet sensin her şeyi bana bırakarak olduğu yerde sayan.

Radyomda eşlik eden şarkım, Sezen yine akıl verir gibi konuşuyor…

“… yaralı tepeden tırnağa, herkes yaralı, alışılmıyor acıya; yok kaidesi, kuralı. 
Kanayıp ne kadar tutabilirsin gül uğruna dikeni?
Ne gelen anladı ne giden olanı biteni.”

Sanırım insan böyle öğreniyor çoğu duyguyu… Yaralanarak veya acıya direnerek. Sevgili okur yalnız değilim biliyorum, sen de yalnız değilsin biliyorsun. Ama nedendir ki yalnız kalan duygularımız var. Bu dünyanın gerçekleri varsa doğum ve ölüm gibi, bir diğer gerçekleri de duygulardır. Duygularımızdır bizi çoğu şeyde yalnız bırakan. Mezar da olabilir yatağımız bazen, neşemizi de kaybederiz bazen ve bazenler çok fazla çoğalabilir bazen. Anlatmak istediği ile anlatamadığı şeyler arasında gider gelir insan. Anlatsam ne değişecek hissi sarar insanın içini ya da anlatsam anlayacak mı o insan…

Belki de anlatmamak en iyisidir. Yazmak ise en güzeli. Seçilmiş yalnızlıklar ise baha biçilemez tarafıdır. Sen sen ol sevgili okur, yalnızlık anca tercihin olsun, yalnız bırakılmak değil yalnız kalmak istiyorum diyebil insanlara. Konuş kendinle. Saatlerce belki günlerce. Çiçeklerin olsun mesela onlara anlat derdini, evcil hayvanınla dertleş, kaleminle kağıdınla konuş ama seni anlayamayacak ya da seni yanlış yönlendirecek insanlara anlatma o güzelim duygularını. Heba etme hiçbir duygunu. Kah kalemin duyar feryadını kah kağıdın ama duymaz insan insanı yürek kulağıyla. Duymazsa da küsme anlatmaya. Anlat ki bir şeylerle düğüm olmasın içindeki sevgi yumağın. Sev bir şeyleri, sev ki sevgisiz kalmasın bahçendeki çiçeklerin, parklardaki çocuk ruhun.

Yalnızlığı ve kendinle baş başa kalmayı ise ayırt etmeyi çoktan öğrenmiş ol. Ol ki yalnız kaldığında elini kolunu koyamayacak yerlerin olmasın. Dur ki dimdik seni yıkan bir poyraz değil, seni yıkan bir kıyamet bile olmasın. 

Yalnızlığınla mutluluklar sevgili okur…