Günümüz toplumunun bize Dayattığı bireysellik algısına ne derece güvenebiliriz, ya da hayatımızı bir insan olarak ne kadar bireysel yaşayabiliriz? Günümüzde bolca karşımıza çıkan bu bireyselleşme arzusu bize neler katıyor ya da bizden neler götürüyor? İnsan doğası bireysellik için ne kadar uygun, toplumsal ve psikolojik olarak bir insan ne kadar bireysel yaşayabilir? Nereden çıktı bu bireysellik algısı? Bireyselliğin anlamını günümüzdeki tanımıyla kıyaslayarak toplumsal açıdan empoze edilmiş bazı yargı ve düzenleri inceleyelim.
Nereden çıktı bu bireysellik algısı?
Bireyselliğin ortaya çıkışının bir çok sebebi var; sosyolojik olarak bakıldığı zaman günümüz kapitalinde, pazarlamasında hatta siyasetinde bireysellik algısı farklı farklı açılardan topluma empoze ediliyor. Geçmiş düşünüldüğünde insanlar kıyafet alacağı zaman komşusuna diktirirdi. Et alacağı zaman tanıdığı kasaptan komşusu ya da akrabasından alırdı. Yaptığı yemeği alt komşusuyla paylaşan destekleyici toplumlar vardı. Günümüzde bu insanlar toplumsal dayanışma içerisinde olursa marka ve mağazaların para kazanma ihtimali düşerdi. Bu yüzden daha büyük mağazaların öne çıkarılması kapital boyuttaki bireyselliğin bir sebebidir. Aynı sebep pazarlama için de gösterebiliriz.
Siyasette ise zaten bunun bir ismi var: Liberalizm. Fakat liberalizmi konumuzdaki bireysellik ile aynı yere koyamayız, çünkü liberalizm toplumu öne çıkararak bireysel özgürlükleri savunup bireyin önceliği üzerine kurulmuş bir ideolojidir. Bize dayatılan bireysellik ise: Kendi özgürlüğü tamamlandığı sürece geri kalan halkın özgürlüğünün umursanmadığı tamamen kişinin kendisine yönelik bir algıdır. Komşusu açken kendisi tok yatabilen topluma uygun bir siyasi düzen için bolca bireysellik gerekir. ABD, Batı Avrupa gibi ülkeleri bu duruma örnek gösterebiliriz. Günümüz dünyasında kimin borusunun öttüğünü düşününce baştaki soruya da cevabı bulmuş oluruz.
İnsan doğası bireysellik için ne kadar uygun?
İnsanlar evrimsel açıdan bakıldığı zaman, pençeleri keskin dişleri veya kürkü olan bir canlı değildir. Doğduktan sonra yıllarca bir yetişkinin bakımına muhtaç olan tek canlıdır. Evrimsel süreçte atalarımız tek başlarına değil, gruplar kurarak, kabileler halinde ilerleyerek, daha sonrasında ise azınlıklar ve toplumlar kurarak doğada hayatta kalabilmişlerdir. Bununla birlikte insan beyninin diğer canlıların beyninden büyüktür. Bunu Antropolog Robin Dunbar, avlanmaktan ziyade grup içi karmaşık ve sosyal ilişkileri yönetme ihtiyaçlarını karşılayan bir beynimiz olmasıyla açıklar. Biyolojik ve psikolojik olarak insanlar sosyal olmak zorundadır çünkü beynimiz gruptan dışlanma veya yalnızlığı fiziksel bir acı olarak algılar.
Yani insanların özgür birer birey oldukları inkar edilemez. Fakat hiçbir insan tek başına bir birey olamaz. Bir insanın “ben” olabilmesi için karşısında bir “öteki” olmasına ihtiyacı vardır.
Bireysellik algısı bizi nasıl etkiliyor?
İnsanın bireyselleşme arzusu; aidiyet ve benimsenme ihtiyacıyla çatışarak insanları, kendilerini ve karakterlerini aradıkları sürecin varoluşsal sancılarla karşılandığı bir yere itiyor. Aidiyet ihtiyacı bireyin bir gruba ait olma, onaylanma, sevilme ve güvende hissetme gibi evrimsel sürecin bize kattığı bir çok ihtiyacı karşılarken, bireysellik ihtiyacı bize kendi kararlarını alma diğerlerinden farklı ve özel olma arzusunu katıyor. Buna insanın güdülerinde olması gereken bireysellik ve aidiyet dengesi denir.
Fakat insan günümüz toplumunda tek başına bir birey olma çabasına giriyor. Önce ailesinden bazen arkadaşlarından uzaklaşıyor. Değer verdiği ve değer gördüğü insanların her türlü müdahelelerini “hadsizlik” olarak algılamaya yöneliyor. Aynı düşüncede olmadığımız zorunlu bağlarımızla anlaşmak aslında beynimizi geliştiren bir yaşam stratejisidir. Fakat artık zorunlu bağlarımız bile sevmek, anlaşmak zorunda olmadığımız birer yabancıya dönüştü. Çünkü bireyselliğin insanın zorunlu bağlarından kopabilmesi olarak algılandığı bir düzendeyiz. Halbuki insan aynı düşünmediği kişilerle evde anlaşmaya başlar. Bu durum geri kalan hayatı boyunca gireceği bütün sosyal ortamlarda sosyal becerilerinin temelini atmaktadır.
Günümüz gençlerinin kendilerini ifade etmek için başkalarına zarar vermeyi suçluluk duygusu hissetmeden yapıyor olmaları aslında bunun getirisidir. Bu bireysellik algısı ebeveynlere de kendi çocuklarını topluma bir birey olarak değil sadece “kendi çocuğu” olarak yetiştirme mantığı katmaktadır. Geçmişte küfür ettiğinde ağzına biber sürülen, dışarıda arkadaşıyla kavga ettiğimde ilk önce kendi annesinden azar işten bir toplumduk. Bugün kendi çocuklarının yaptığı her türlü kötülüğü sineye çekip onları üzmemek için topluma; adalet, hoşgörü ve nezaket algısı olmayan çocuklar yetiştirmeleri, işin özünde bireyselleşme arzusunun bir sonucudur.
Günümüz bireysellik algısına ne kadar güvenebiliriz?
Şu ana kadar atılan her başlık ve bahsedilen her konu aslında günümüz bireysellik algısına ne kadar güvenmek gerektiğini ortaya koymaktadır. Her şeyin bir dengesi ve her insanın kendisine ait bir çevresi vardır. Çünkü insan olmak sosyal bir yaşam tarzında bir yere ait olmaktır. Verdiği kararlarda ait olduğu yeri incitmeden kendisini var edebilmeyi başarmaktır. Güzel bir yemek yaptığı zaman komşusuyla paylaşmayı mutluluk, kırık kalbini bir dostunun omzunda onarabilmeyi aitlik ve mutluluğuna kendisiyle gülen yüzler edinmeyi zenginlik olarak algılamaktır. Hatta belki hayatından bir insan çıkarırken “o insanın bana yaşattıkları yüzünden ben kendi çevremdeki insanları endişelendirip yıpratıyor muyum?” Diye düşünerek kendisi üzerinden alamadığı kararları, kendisini ayakta tutmak için uğraşan diğer sevdikleri üzerinden almaktır. Her şeyi denge ve düzen içerisinde yürütmeye çalışırken, ait olunan düzene sırt çevirmemesi, insanın bireyselliği ve özgürlüğüdür.