Bir Zamanlar Endülüs’te Selamet

Bir yazı çalışması için bazen insana okuduğu bir sayfa önayak olur. O sayfayı okursun ve aklında bin bir türlü fikir uçuşur. Hepsini dile getiremezsin (ya da yazıya geçiremezsin) tabi. Ama haykırmak istersin tüm o gerçekleri ya, bana olan da bu. Endülüs’ün tarihini anlatan bir kitap okuyordum ve o can alıcı sayfaya geldim. İnsanın midesinde kelebekler uçuşması deyimi vardır ya, bir kısmı öyle, bir de mideye kramp girmesi deyimi vardır. Bir anda o oluyor işte bahsettiğim bu yazıda. Şöyle ki, Müslümanlar Endülüs’e gittiklerinde birkaç yüzyıl içinde toplum müthiş bir refaha ermiş. Her dine ya da mezhebe mensup insanın huzur içinde yaşadığı, sokak çeşmelerinden şarıl şarıl berrak suların aktığı (dokuz yüzlü yıllardan bahsediyorum), her caddede içindeki kitapların neredeyse dışarı taştığı kütüphanelerin olduğu, insanların huzur içinde yürüyüp birbiriyle muhabbet edebildiği sokaklarla dolu bir şehir. Bu okuyan herkesin hayali, hiç olmazsa olsa çok güzel olur diyeceği bir şehir değil mi?

Endülüs Kütüphaneleri

Endülüs bir zamanlar insanların ilim, kültür ve edebiyata çok önem verdiği bir şehirdi. Kitap yazma hususunda çok müthiş bir performansa sahipti. Öyle ki, yazarların ve müstensihlerin etrafında toplandığı kütüphanelere dönemin en zengin şehirlerinden olan Valensiya’nın başta olmak üzere birçok kağıt fabrikası, kitapları için istenilen kağıtları tedarik edemiyordu. Kütüphanelere baktığınızda kitaplar yüz binli ifadelerle anılıyordu (dönemin en büyük kütüphanesinde dört yüz bin küsur kitap olduğu tahmin ediliyor). Müthiş bir potansiyeli müthiş bir gayretle birleştirme sonuç ortaya çıkan tablo bu. Gel gör ki kısa bir sürede oluşan bu mucizevi toplum ve yapısı yine kısa bir sürede, birkaç yüzyıl sonrasında yık(tır)ılmıştır.

Endülüs’te Edebiyata, Müziğe ve Sanata Büyük Önem Verilirdi

Siyasi, dini, ideolojik her neyse işte, önce kendi içinde parçalanıp sonra bu parçalar birbirini yıkıp en sonunda da kalanlarını Haçlı ordusu yakıp yıkmıştır. Hangi sebeple olursa olsun, bir devlet mi yıkacaksınız? Yıkın sözümüz yok. Bir toplumu mu parçalayacaksınız? Parçalayın içinizde kalmasın katiller. Ama o (herkesin yüksek medeniyetini bilip kabul ettiği o) toplumun kendisini aşıp dünyaya altın harflerle yazdığı fikirleri silip yıkmanıza diyecek yok doğrusu. Barbarlığın daniskası desek bir nevisini vasıflamış oluruz sanırım.

Bahsettiğim buydu işte. O güzellikleri anınca içimizdeki kozalarından çıkan kelebekler uçuşmaya başlamıştı ki ardından gelen yıkıcı gerçekler onları oldukları yerde sıkıştırıp patlattı sanki, değil mi?

Müslüman zihniyet (her ne kadar mezhepsel olarak ufak tefek ayrıntıları farklı olsa da) özü itibariyle birdir. Allah’a iman, Peygambere ve onun getirdiklerine iman, ikisinin emir ve yasaklarına uymak, kimseye zulmetmemek, kendin için istediğini başkaları içinde istemek, kısaca Hz. Peygamberin de değimiyle, “Allah’a inandım de sonra dosdoğru ol” düsturudur. Bunlar her Müslümanın hatta her insanın kabul ettiği şeylerdir. Müslümana yöneltilen en önemli emirlerden bir de çalışkan olmasıdır. İşte tam bu söylediklerimiz bir zamanların Endülüs’ünde yaşanıyordu. Tüm insanlarca. Bir papazın hararetli ve bir o kadar tatlı tartışmaların olduğu fıkıh meclislerine oturup kulak verdiğini görürdünüz. Keza bir hahamın belagat ve meani ilimlerinin işlendiği bir ilim halkasında hızlı hızlı notlar aldığına şahit olurdunuz. Lakin şeytan(laşmış insan) ve nefis birleşince Müslüman falan tanımıyor. Gidişat ne olursa olsun sonucu hüsrana uğratmaya baş koyuyor. Gerisini biliyorsunuz işte. Keşke bizde onlar kadar şevkli bir şekilde, işimize, fikrimize ve davamıza baş koysak; inanın ikinci bir Endülüs’ü kurarız.

Düşünsenize, her sokağında kitapların dolu olduğu kütüphaneler, kan ve nefret yerine berrak suların aktığı çeşmeler, kelimesinin tam anlamıyla her caddede insanların yollara taştığı kıraathaneler, birbirimize bağırıp çağırmadığımız ve bir şeyler fırlatmak yerine dostça sohbet ve toplantı yaptığımız meclisleri olan bir şehir…

Ve size şunu söyleyeyim ki bunu ancak İslam toplumu gerçekleştirebilir. Fertlerinin her birinin Müslüman olması şart değil elbette. İslam’ın ön gördüğü gibi özgür olmalı toplum. İnsan olsunlar yeter. Aslına bakarsanız, “Müslüman” kelimesi selamette olan demektir. İnsanı selamette olan bir toplumun ise yapamayacağı şey yoktur.

Ne diyeyim ki başka? Haydi, SELAMETLE kalın…

Sakarya'da oturuyorum İstanbul'da okuyorum. Okurum umarım bir gün yazar da olurum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir