Taşra Kültürü Bağlamında Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi” Filmine Bir Bakış

Yarayla alay eder yaralanmamış olan
Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden.
Sen çok daha parlaksın çünkü;
Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
Sen aydınlatırsın geceyi.

-Shakespeare

Sen Aydınlatırsın Geceyi, Türk Sineması’nın genç yönetmenlerinden Onur Ünlü’ nün 2013 yılı yapımı filmidir. Taşra dokusu, çizgi roman estetiği, arabesk anlatısı ve kahvehane kültürüyle “Fantastik Sinema” türünü birçok açıdan yapı bozumuna uğratan Onur Ünlü, filmi sanatsal ve entelektüel açıdan Türk sinemasında görülmemiş bir kalıba sokuyor.


Filmin ana karakteri olan Cemal, Manisa’nın Akhisar kasabasında babası ile birlikte yaşayan ve kendilerine ait olan berber dükkanında çalışan ve arada bir amatör futbol maçlarında yan hakemlik yapan bir gençtir. Yıllar önce evlerinde çıkan bir yangında annesi ve kardeşlerini kaybetmiştir. Cemal’in yaşadığı bu taşrada, Cemal dahil hemen hemen herkesin kendine özgü olağanüstü güçleri vardır: Bunlar, filmin ana karakteri Cemal gibi duvarların ardını görebilen ve duvarların içinden geçebilen, parmakları ile ateş edebilen, tele kinetik güçleri olan, dört metrelik boya sahip olan, zamanı durdurabilen, yarı saydam görünebilen ve ölümsüz olan insanlardır. Bu olağanüstü güçlere sahip olan insanlar, süper kahraman gibi yaşamazlar ve gündelik sıradan hayatlarına devam ederler. Cemal, günün birinde aynı kasabada yaşayan Yasemin’e aşık olur ve onunla evlenir. Ancak girdiği bir kıskançlık krizi sonucu Yasemin’i kaybeder. Cemal, yaptıklarına pişman olup, ona tekrar kavuşmak için çabalar. Yaşananların taşrada geçmesi, filmin temelini atar. Burada taşradan bahsetmek de fayda görüyorum. Kasaba veya taşra; bir mekân ve yaşam pratiği olarak sıradanlık, rutin ve tekdüzeliğin hüküm sürdüğü bir alandır. Daha da açmak gerekirse taşra karşısında konumlanan merkez kavramı olmaksızın bir anlam taşımayan ancak merkez kavramıyla birlikte kullanıldığında anlamlı hale gelen bir kavramdır. Diğer taraftan merkez için de aynı durum geçerlidir. Merkezin özne olduğu durumda merkezi tanımlayan öteki de taşra olmaktadır. Türk Dil Kurumunun yayımladığı Güncel Türkçe Sözlük’te yapılan “bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi” tanımı en dar anlamıyla taşrayı coğrafi ve idari bir birim olarak tanımlar. Ancak yapılan tanımın devamındaki “dışarlık” kelimesi taşrayı tek kelimeyle en geniş anlamda ifade eder. Taşra, her anlamda dışarda olandır. Ekonomik, sosyal, kültürel ve bireysel anlamda dışarıda olmayı simgeler. Dışarıda olmak, bağımsız, kapalı ya da kendi halinde olmak anlamına gelmez. Merkezin dışındadır ancak merkeze bağlı bir şekilde tanımlanmaktadır. Taşra için en uygun niteleme, onun paradoksal bir biçimde “içerideki dışarı” olduğunu söylemektir. Deyiş yerindeyse boyun eğdirilmiş, evcilleştirilmiş ötekidir. Taşranın diğer özelliği, merkez karşısında hep ikincil durumda bulunmasıdır. Merkez neyi ifade ediyorsa taşra ona ikincil olmanın kabusunu yaşar. Yoksunluk, taşrayı tanımlamakta diğer kavramdır. Türkiye özelinden bakıldığında 1980’li yıllardan itibaren tüketimin zirveye çıktığı neoliberal dönem, yeni iletişim teknolojileriyle birlikte ortaya çıktığı yoksunluk duygusunun mekan sınırı tanımaksızın her alana yansımasına ve böylece taşra olgusunun bireysel bir davranış ve düşünüş biçimi haline gelmesine yol açmış ve “bireyin taşrası” ya da “insanın taşrası” olarak ifade edilen bu durum edebiyat ve sinemanın temel konularından biri hâline gelmiştir. Filmin geçtiği Akhisar da farklı bir kültürel etkileşim sonucunda dönüşüm geçiremeyecek kadar “dışarıda” olan bir taşra yerleşkesidir. Bu taşra mekânının dışarıdalığı ve sabitliği, içinde yaşayan insanları bayağılığa sürükleyen bir kültürel bağlama iter. Cemal’i filmin başından itibaren donuk ve şaşkın bakışlarla etrafını izlemesine ve intiharın eşiğine sürüklemesine neden olan da bu sıradanlığın onu boğmasıdır. Cemal bu nedenle bileklerini keserek intiharı dener. Ölmeyi başaramadıktan sonra da sıradanlığa olan tahammülsüzlüğü ve boğulma hissi devam eder. Cemal’in arkadaşı Samim (Nadir Sarıbacak) ile gittiği keklik avı sonrası kahvehanede gerçekleştirdikleri kısa diyalog, Cemal ile taşra sıradanlığı arasındaki iki farklı algının çatışmasını çok net bir biçimde örneklendirir: Samim: Cemo bana yardım etmen lazım lan. Tüyo ver bana. Bak bu amatör ligi ben takip ediyorum, yani hazırlıklı olmam lazım. Fırsatı kaçırmayayım diyorum, yani oyuna falan alırlarsa. Hain kene var oğlum. Bu Kız Şevket’in iddia oyununu anlattım ya sana. Tüyo vermen lazım yani. Bak, hakem makem arkadaşın yok mudur senin, hı?
Cemal: Hani geçen kuşu vurdun ya sen…
Samim: Ne kuşu lan? Cemal: Ava gitmiştik ya hani. Samim: He keklik avına. Cemal: Vurdun ya sen onu orada…
Samim: He vurdum. Cemal: O kuş hani vardı da, yok ya artık… Samim: He yok, sattım ben onu Nejat ağabeye. Cemal: Yok ya şimdi burada… Annemler de yok.Kardeşlerim… Vardılar da hep, yoklar ya hep. Samim: He yoklar. Cemal: Biz buradayız. Sen varsın, bunlar da var. Duruyoruz ya böyle…
Samim: Hı?
Cemal: Hiç olmasaydık ya biz, ne olacaktı o zaman?Samim: Nasıl lan? Cemal: Sen hiç olmasaydın, bu dünyalara hiç gelmemiş olsaydın? Bütün bu şehir, bunlar, şunu bunu bilemeyecektin ya… Ne olacaktı o zaman? Samim: Ne ne olacaktı? (Gülerek) Ne ne olacaktı lan? Olmasaydık ne olacaktı? Olmayacaktık. (Gülmesini tutmaya çalışarak) Ne olacaktı? Nazım: Oğlum Cemal âşık mı oldun lan sen? Nereden geliyor lan aklına böyle şeyler? Diyalog boyunca Cemal iç sıkıntısının yarattığı varoluşsal sorular üzerine konuşurken, kahvehanede ona iştirak eden Samim, sıradan ve gündelik olanla Cemal’i boğmaya çalışmaktadır. Taşra insanları hayatın rutin akışı içinde sürüklenmekte ve bu akış içinde Cemal’in havada olan ayaklarını yere indirmeye çabalamaktadırlar. Cemal orada var olmak ve yok olmak gibi cevabını bulamayacağı sorular içinde boğuşurken, kasaba insanları okey oynamaya ve Cemal’in her felsefi sorusuna gündelik olanla karşılık vermeye devam etmektedirler. Sorular ve cevapların uyumsuzluğu farklı evrenlerden seslendirilmesinden ileri gelir. Cemal varoluşunu sorunsallaştırmış ve temas ettiği tüm varlıkları kendi özü karşısında yabancılaştırmıştır. “Kendinde varlık” olan kahvehane insanları ise kendi dar evrenleri olan bu taşra yerleşiminde bir “kendi için varlık” olarak Cemal’i konumlandıramamaktadırlar. Bu diyaloğun sonunda ise Nazım, bu olağandışı davranışlarının neticesinde Cemal’e bir anlam veremez ve sonunda ona âşık teşhisi koyar. Âşık olmak; psikolojik, sosyolojik ve davranışsal olarak rutin olandan kopuştur. Bu nedenle kahvehane insanları normal dışı davranışlar ve söylemler geliştiren Cemal’e âşık olup olmadığını sorarlar. Filmde biçimsel olarak aktardığı bir diğer rutinden kopuş nedeni de kitaplardır. Nazım, “Nereden geliyor lan aklına böyle şeyler?” diye sorduktan sonra kahvehaneden sokaktaki ikinci el kitaplar olan bir tezgâha kesme yapılır. Önce yakın planda Shakespeare’in “Sen Aydınlatırsın Geceyi” başlıklı şiir kitabı; ardından Dostoyevski, Gorki ve Oğuz Atay gibi yazarların kitapları seyirciye sunulur. Farklı düşünmek, varlığının ayırdına varmak ve bunlar neticesinde rutinden kopmak için edebiyat vasıtasıyla insanın kendisini tanıması gerekir. Cemal besi çiftliğine ikinci gidişinde Yasemin ile çarpışır ve orada ona âşık olur. Yasemin ile Cemal’in aşkı bu bakımdan rastlantısaldır. Filmdeki ilk çiftlik sekansında da aynı kadrajın içine girerler, fakat birbirlerini fark etmeleri ikinci çiftlik sekansında çarpışmaları ile gerçekleşir. Artık Cemal için yaşamın kısır döngüsü kırılmıştır. Filmde daha önce bu “döngü”, Cemal’in dönen nesnelere gözlerinin takılı kalması ile görselleştirilir. Filmin başında Cemal berber dükkânının önünde otururken karşısındaki nalbur dükkânındaki dönen baca kapağına gözleri dalar ve içeri girip intihara teşebbüs eder. Nazım’ın dükkânına gittiğinde dönen bileme taşına veya bir tepedeki rüzgâr türbinlerine de bakar ve orada öylece kalakalır. Kasabanın hekimi İrfan ile gerçekleştirdikleri bir psikolojik destek seansında da dönen nesneler ile ilgili şunları söyle: “Bazen bir tekerlek dönüyor benim kafamda, ama ben kendim döndürüyorum o tekerleği. Nasıl desem, böyle tekerlek hayal ediyorum aklımda. Sonra o tekerleği döndürmeye başlıyorum, ama tekerleği durduramıyorum sonrasında. Gözlerimi açıyorum tekerlek dursun diye. Tekerlek durmuyor, dönüyor. Sonra tekrar kapatıyorum gözlerimi. Durmadan dönüyor.” Cemal âşık olana kadar tıpkı kendi hayalinde kurguladığı tekerleği durduramaması gibi kendi hayatındaki sıradanlığı ve rutini de sonlandıramaz. Fakat âşık olduktan sonra döngü sekteye uğrar. Cemal Yasemin’i motosikleti ile takip ederken Yasemin tele kinetik güçleri ile Cemal’i düşürür. Cemal doğrulduğunda motosikletinin tekerleğinin hala döndüğünü görür ve eliyle tutarak tekerleği durdurur. Dönen tekerleği durdurmak Cemal’i mutlu eder. Cemal’in Yasemin’e evlilik teklif etmesinden sonra filmin zamanında bir sıçrama olur. Cemal ve Yasemin evlenmişlerdir. Fakat bu sıçramanın ardından Cemal’in mutluluğunu bozan bir sorun ortaya çıkar. Dündar Bey’in ilişki yaşadığı sekreteri Çiğdem, arkadaşı olan Yasemin ile aynı altın kolyeyi takmaktadırlar. Cemal bunu fark ettiği anda kıskançlık krizine girecektir. Cemal, Yasemin ile Çiğdem’in aynı kolyeyi taktıklarını fark ettiği sırada gözü odadaki tavan vantilatörüne takılır. Devridaim nesnelere bakakalmak, Cemal’in tekrar kasaba sıradanlığına döndüğünü gösterir. Cemal âşık olduğu kadınla evlenmiş olmasına rağmen, daha önceki hayatına geri dönmüştür. Yine evde oturup televizyon izlemekte ve ona soyulan elmaları yemektedir. Tek fark elmaları soyan kişinin artık babası yerine karısı olmasıdır. Karısını kıskanması ve bunun sonucunda onu dövmesi, Cemal’in tekrar varoluş bunalımına girmesine neden olur. Psikolojik seansa tekrar başlar fakat bu kez Cemal, hekimin öfke patlaması ile karşılaşır. İrfan, karısını dövdüğü için Cemal’e küfürler ve hakaretler savurur. Cemal’in yanı sıra diğer kasaba insanlarına da küfretmektedir. Yani İrfan’ın öfkesi yalnızca Cemal’in yanlış davranışına değil, topyekûn kasabanın davranış kalıplarına karşıdır. İçinde yaşadıkları kasabaya ve bu kasabanın insanı boğan teamüllerine nefretini kusar. Sekansın sonunda Cemal’in odadaki masa üstü vantilatöre bakakaldığını fark eder ve vantilatöre vurarak durdurmak ister. Fakat vantilatör masadan düşmesine rağmen yerde çalışmaya ve devir daim etmeye devam etmektedir. Yaşadığı hadiselerin karmaşası karşısında bocalayan Cemal, son çare olarak ilkokul öğretmeni Vildan Hanım’dan akıl almaya gider. Yönetmene göre Vildan Hanım filmde aklı temsil etmektedir ve bu yüzden irrasyonalitenin ortasında, orada olmasına rağmen gözle görülemez. Cemal, öğretmeninin tavsiyesine uyarak Shakespeare’in bir sonesi ile karısından özür diler. Bu duygusal sahnede de bir başkası olarak Cemal’in babası Yakup araya girecek, fakat Cemal bu kez anın halesini yitirmemesi için eyleme geçecektir. Tüm kasabayı kapının dışında bıraktıktan sonra karısıyla yalnız kalıp şiirini bitirdiğinde Yasemin birden kusar. Çünkü Yasemin hamiledir. Cemal eyleme geçmesine, karşı koymasına rağmen başkalarının temasından kurtulamaz. Cemal, çevresine karşı film boyunca pasif ve umursamaz bir tavır içinde olmasına rağmen başkalarının varlığından kurtulamaz. Başkaları, Cemal’i kasaba sıradanlığıyla boğmaktadır. Kendisini nesne konumuna indirgeyen bakışa karşı aktif bir karşı koyuşa geçmesinin ardından ise bu kez eylemleri ile belirleyemediği yazgısı ile mücadele etmek zorunda kalacaktır. Başkalarının varlığı, seslerin bile kirlenerek ben’e ulaşmasına neden olur. Çünkü başkaları özne konumundaki ben’i nesne konumuna indirger. Bu durum kişinin kendisine ve çeperine yabancılaşmasına neden olur. Bu yüzden karakterler için en dayanılmaz anlar, dünyada yaşayanların onlar hakkında düşündüklerini duymaları olur. Filmin sonunda Cemal “başkalarına rağmen karısına kavuşmak için bir plan yapmıştır. Ellerini kavuşturarak zamanı durdurabilen Defne’nin ellerini keserek ondan alır ve Yasemin’in bulunduğu yolcu uçağının altına gelerek zamanı durdurur. Cemal, tıpkı Yasemin ile ilk tanıştıkları günkü gibi antidepresan ilaçlarını avuç avuç içerek uçmayı ve bu yolla yolcu uçağının içindeki karısına kavuşmayı dener. Fakat bu kez uçamaz. Kamera kendisinden yavaş yavaş uzaklaşır ve göğe yükselir. Zaman durmuştur ve belki de zamanın akışını tekrar başlatabilecek tek kişi olan Cemal da ilaç zehirlenmesinden ölecektir. Anlamını yitirmiş kasabada hayatın anlamını arayan tek ruh da bedeninden ayrılıp göğe yükselmektedir. Cemal: “Bu kadar şey kimin? Bütün bu topraklar, ağaçlar, kuşlar, bütün bunlar kimin için? Kimin bütün bunlar? Biz bütün şeylerin neresinde yaşıyoruz Yasemin?” diye sorar ve “Bunları hiç bilemiyorum ben.” diyerek cevaplar. Uçamayacağını anladığında ise Defne’nin kopuk kollarını bir araya getirir, fakat tam olarak kavuşturup zamanın akışını başlatmaz. Dünya ve içinde yaşayan insanlar tıpkı Yasemin’in uçağı gibi askıdadır.

Sen Aydınlatırsın Geceyi filmine veya Onur Ünlü sinemasına dair söylenebilecek en genel yargı, bu filmlerin absürt (saçma) felsefesinin çağrışımları ile dolu olduğudur. Absürtlük genellikle mantığın veya nedenselliğin terk edildiği anlarda ortaya çıkar. Onur Ünlü karakterleri eylemlerini bir neden-sonuç ilişkisi içinde gerçekleştirmezler. Karakterlerin başlarına gelen ve kendi inisiyatiflerinde olmayan olaylar da ileride izleyiciyi mantıksal bir çıkarıma ulaştırabilecek makûl sonuçlar doğurmaz. Cemal gittikçe rasyonellikten ve nedensellikten uzaklaşan absürt karakterlerdir. Vardıkları nokta ise yaşamın sebepsizliği, gereksizliği, fazladanlığı ve saçmalığıdır. Cemal, yaşamın absürtlüğü karşısında bulantı yaşar. Burada varoluşsal iç sıkıntısı olarak anlaşılması gereken bulantı, olumsuz bir anlam ifade etmez. “Kendinde varlık” ile karşılaşıp onun bütünlüğünün farkına varan “kendi için varlık”, önce bu yolla kendi eksikliklerinin farkına varır. Sonra kendinde varlığın bütünlüğü ile kendisini tamamlamaya çalışır, fakat bunu başaramayacağını anlaması bulantıya neden olur. Bulantının bir başka nedeni de dünyadaki sebepsizliğin ve fazladanlığın mantıklı bir izahı olmamasıdır. Cemal Yasemin’e “Biliyorum ben seni hiç hak etmiyorum, ama kimler neyi hak ediyor ki? Bu kadar şey kimin? Bütün bu topraklar, ağaçlar, kuşlar, bütün bunlar kimin için? Kimin bütün bunlar?” diye sorar. Dünyanın ve üzerinde var olan her cismin insan için bir anlam taşıması ve her var olanın mantıklı bir neden ve gaye ile orada olması akıl ile açıklanamadığı için var olanların fazladan, gereksiz ve nedensiz olduğu anlamına gelir. Yazımı yönetmenin filme başladığı Euripides’in “İnsan endişeden yaratılmıştır.” sözüyle bitiriyorum.

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.