Çocukluk Ağrıları I

Sıcak Somun ve Sarı İzmarit Arasındaki En Kısa Mesafe

Bir eski zamandı… Okulların açılmasıyla gazeller dökülmüş, kokarağaçlar gövdelere suyunu çekmiş, gri bulutlar tuhaf bir heyecan dolduruyordu kalplerimize. Yazdan kalan heveslerin hepsi unutulmuştu. Gizli gizli odunlukta Kur’an okumalar, kan ter içinde okul bahçelerinde top koşturmalar, her akşam bici yeme bahanesiyle bakım yurdu yürüyüşleri, evden kaçmalar…
Sonbahar, derin bir iç çekişle depremli günlerin kuşlarını evimize konduruyordu. Geceler bütün şalterleri gündüzlere, sonra babalara indiriyordu.
Türkçe dersi performans ödevimi tamamlamak için Dürdane ablaların bilgisayarını kullanmak istiyordum. Tüm limitler tükenmiş, artık harçlık isteyecek yüzüm kalmamıştı. Akşam yemeğinin kurulması için annemin çalıştığı matbaadan, mesaiye kalmadan gelmesine dualar adanmış, beklemekten usanmalara alışmış, duvarlara dalıp dalıp gitmekten gayrı hiçbir şey hatırıma gelmiyordu. Annemin gelmesiyle demir kapımızın çarpılma musikisi, misafir gezmelerindeki karın ağrılarımı, heyecanımı hatırlatıyordu.
Boyalı elleriyle çantasını salon koltuğuna fırlatmasıyla o her zaman akkor tenli, sigaralı sesiyle tembel türküler söyleyerek tencereye pirinci bırakıyordu. Keramet midir ki tüm anne ve babalar hazır ediyordu Halil İbrahim’i? Tevekkülü gönülden ıratmadan olanlar oluyordu. Geceye kurşun gibi inen şalterler, kudret narını dilek ağacı misali nazarlıyordu. Vakıf olunası tüm sırlar burada gizli değil miydi? Düşünür dururdum, düşünürüm de hâlâ.
Kışa doğru nasır tutan eller, tütünden sararmakla safra bırakıyordu. Şalvarcı Sezai’nin dükkanı ensesinde bekleyen, babalarının gadrine uğramış vardiyalı genç konfeksiyon işçileri, zamanı benekli izmaritlerle aldatıyordu. Sıcak somun için onları oyalayan bu muydu? “Bir baltaya sap olamadın!”, “Sevimsiz herif” gibi söz dizeleri varacağı yere varırken, bekleyenlerin kulaklarına süt değil kurşun dökülüyordu adeta. Kimi zaman bahar göz kırpıyor ve bir an bu duygu döngüsel bir olguya dönüşebiliyordu. Bir hayal, tatlı bir telaş, nefsani tokluk, aptal-çakal çisesinin, yağmurun yağması göz boyayabiliyordu. Sarı sıcak sevdalarını düşünen yağız felek körpeleri, iğneyi ellerine batırınca bu düşten uyanıyordu. Sabah okul öncesi, bakkala ekmek almaya gittiğimde tüm bu olanları göremezdim. Soğuktu ve ben hala üşüyorum sadece. Yağmur yağsın, yağsın, yağsın… Bekliyorum. 57 kilo alıp dünyadan vazgeçmek istiyorum. Evet, katliamlar, yıkımlar, fetihler, bozgunlar gördüm, yalandan ağlamalar, yenilgiler… Kulaklarım da gördü. Yeni bir soluk, yeni bir pencere için çok mu geç kaldık bilemem. Beyaz bulutların yeni bir dünya kurmasını beklemeye mecalim, sabrım vizesiz şimdi.
Bu ağrı, kurumadan yeşersin, sıcak somun ve izmarit başka şeyler anlatsın bizlere. Kim mesafeleri gözetmek ister ki?
Cevher Sarıgül
1994' te Adana'da doğdu. 2015 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Ses Eğitimi bölümünü kazandı. Müzikoloji bölümünden tamamlamak üzere halen bu kurumda eğitimini sürdürmektedir. Müzikli İnanç Pratikleri, Çağdaş Halkbilimi, Popüler Müzik ve Yeni Medya üzerine çalışmalar yapmaktadır.