Nereden Nereye – Doğru Müttefiğe Çağrı

Hatasız kul olmaz. Hatasının olduğuna itiraz göstermeyen erdemlidir. Azim ve gayret rahman niyeti aksine sorumluluğun kararlı duruşunu sergilemiyorsa oraya (yalancılık) gidilmesi yanlış yöndür.

Yazıyı okurken çayınızı/kahvenizi alın ve Youtube’da MFÖ şarkılarından  ‘’nerede hani-1973’’ açmanızı önereceğim. Okunacak kitaplar, dinlenecek şarkılar ve izlenecek filmler ile ilgili yazımın sonuna öneriler bırakacağım. Baştan söyleyeyim yazıda gerçek bir yaşam öyküsüne tanık olacaksınız. Hiçbir olay uydurmaca değildir. Davos Görüşmelerini izleyenler hani? O akşam havaalanında gece saat 3.00  karşılamaya gelen vatandaşlardan bir amcanın söylediği ‘’soğan ekmek yemeye razıyım başımızda güçlü devlet olsun’’ cümlesini hatırlayın, mümkünse basındaki arkadaşlar da kayıtlardan bulup tekrar izlesin.

Siyasete bulaşmış kişilerin yakasındaki mazisi önüne çıkarılır. Dürüstçe mi ağzınızdan kültürel birikim saçıyorsunuz yoksa on iki yılda düşman strateji mi değiştirdi? Düşman kimdir? Söylediğinde tutarsız, kimliği belirsiz, her an imaj değiştiren, giysileri vücut tipinde yakışıksız duran, çevresinde iltifatlarla şifreli mesaj gönderen (Ayşe tatile çıksın, tencereyi önüme attı, bin dolar borcum var vb.), enerji kaosu ile sözlü eyleminin tenha yerlerde gerçekleştirip ‘öyle demedim ki’ tavrı olan, eğitim hususunda Türkiye’nin önemli üniversitelerinde öğrenimini tamamlayan ya da burs ile Amerika veya batıda vatan hürriyetine yönelik zıt fikirle yetiştirilmiş ama sicil kaydında herhangi bir bağ izine rastlanılmayan, özellikle sosyal medyada bilgisayar oyunlarında çocuk yaştaki kişilerle zehrini akıttığı tahmin edilen, haramdan kaçındığını-onurlu gibi görünen fakat sakin durup başkalarını kışkırtan, çok okuyan okuduklarını istifleyen istiflediği okuduklarını koz tutan, sempozyum vs. ortamlarda ağız arayan samimi görünüp yeni insanlarla tanışma action/aksiyon riski gösteren, zihin yapısı karışık beden dili eli kolu oynayan, gözlerinde pırıltı yoktur. Ten rengi genelde cildi bakımlı görünür. Suratında ifade belirmez. Reçetesiz ilaç aldığı kişilerle muhataplığı vardır. Nereden Nereye gittiği şaibelidir. Yolcudur, hayalinizde aynı evde resmetmez. Yüzlerindeki odaklanamayış hitabetindeki ses tonu nefes alışında tükenmiş soluk niteliğiyle ağzından kelimeye inanmadan söylediği tespit edilir. Cömert gibi davranır, tüm görüşmeleri menfaatine çevirir. En önemlisi düşman niteliğindeki şahısların ortak özelliği birilerini suçlar, gıybet yapar, karamsar ve mutsuz olmalarıdır. Çok konuşur. Aşık olmazlar, genelde diplomatik birlikteliklerine uygun kişiyle ‘acımak’ narsizminde birliktelik kurarlar. Ekonomik çıkarları da kanunsuz şekildedir. Bir resmi topluluğa yönelik fikrin savunucu görüntüsünde maskelidir. Provokatör figüranlardır. İspatlanacak delil verileri ya arabalarındaki gizli ses kayıt cihazlarıdır ya da medya hesaplarından çaldıkları -sırf görüşülüyor algısındaki- selfie fotoğraflardır. Bu bazen de ‘’bana fotoğrafını gönderir misin’’ gibi tuzaklardır.

İnsan ilişkileri hatalardan ders alarak tecrübe etmek, maddeden manaya ilizyondan arınmaya şifalandırıp kurtuluşa yönlendirir. Mystic ifadesi ‘travmatik karma’ düşünce yöntemiyle temizlenir. Cesaret, duygularından korkmayanlara has bir özellik. Ademoğluna bahşedilen en müthiş yetisi düşünme kabiliyetidir. Ne düşündüğüm de kimseyi ilgilendirmez. Devletin şifresini bulduğum yerden bir an olsun uzaklaşmadım. Haberleşme özgürlüğümüzü Mondros Antlaşmasının 12. maddesine dayatanlar bugün de siber alanlarda püskürtüyorlar. Devlet Baba tabiri ciddiyet barındırır, anayasayı uzaktan gözetir ve daima yakındadır. Telefonu, postayı, kimlerle görüştüğünü, yürüdüğü sokakları kuşatır, hatta fikir zihniyetini de hissedendir. Kamu mevkilerinden bahsetmiyorum, sağlam düşünün!

Vatandaşın televizyonda söylediği cümlenin yaşandığı hadiseden iki yıl sonra ne oldu? Rahmetli Mehmet Ali Birand ile tanıştım. Söyleşide kapsül nitelikte paylaşımlar anlatmıştı. Dört yıl sonra ne oldu? Bir vakıf aracılığı ile belediye etkinliğiyle Çanakkale Şehitlik Gezi organizasyonuna katıldım. Bir sene sonra neye tanık olduk? 15 Temmuz’dan 16 Temmuz sabahına saat 7.00 Boğaziçi Köprüsü’nde tankları durduran halkın dirilişine. Bir vakitler arkadaşım olan hanımın da bu tarihe denk getirilip ertelenmeyen nişanına tepkili davranmıştım, esrarengiz kıyafet uyum tartışması tavrıyla da karşılaşınca da nişan törenine gitmemiştim. Nikahına da davetiye gönderdi onun ailesine saygımdan nikahına gittiğim günden çok sonraki zaman diliminde ise telefonda kayınvalidesiyle mutfakta hastalandığı bir günde aralarında geçen ‘’tencere ve pasaport krizi’’ vakasını anlatması ardından bütünüyle iletişimimi sonlandırdım. Fetöcü aileye gelin olduğunu anladığında ise her şey için çok geçti.

Üniversite sınavlarına birlikte hazırlandığımız o dönem süresince üyeliğim sırasındaki teşkilat başkanlığımı yürüttüğüm esnada duygusal beğendiğim (o dönem geçerliydi duygularım, şu an hükümsüzdür) şahsiyetsizin de izdivaç haberini geçtiğimiz haftalarda öğrendim. Güvenmek duygumun çalındığını ilk kez o yıl fark ettim.
Bu Pazartesi günü sahile yürüyüşe çıktığımda bakkaldaki gazeteler içeriğinde bir tanesinin manşetinde şu cümleyi okudum ‘’Güveni yeniden inşa edebilir miyiz’’ o manşet atılan gazeteyi tabi ki almadım, gazete unsurunun tarafsızlığını savunanlardanım. Fikrimi özgürce kendime kefil biçimde paylaşırım o başka bir konu. Herhangi bir siyasi partide artık üyeliğim de yok. Her gazeteyi okumak zorunda değilim. Sinirlendiğim durum ise internet yayınlarına popülist rüşvet (sosyal medyadan takip edeyim yaptıklarımı anlatayım da beni gazetesinde röportaj sayfası hazırlasın) niyetsizliğiyle bana ulaşıp kaleme alacağım yazımda bahsetmeme yönelik hamleler geliştirmeleri. Bu vasıtayla siyaset ortamlarından tanıştığım bir başka hanım arkadaşla da fikir ayrılığı sezinlediğim keyfiyet menfaatindeki particilik düşüncesini yansıttıkları tavra tekrar tekrar rastladığımda nihayet yalnızlığımı anladım. Hayata bakış açımız bir değil, üzgünüm.

Pandemiden önceki sene yemekli plaket törenine katılmıştık. Kudüs seyahati bahsedilmişti ne yazık ki nasıl bir kirli plandır ki ardında gizlenen yer altı olaylarını sezinleyince onlarla da iletişimi bitirmiştim. O şahısların hele kim olduklarını hiç bilmiyorum. Belediyeler ve kurumlar ruh sağlığı açısından tezgah oyunları parkına dönüşmüş.

Pandemi sürecinin bitmesi ardından sadece bir defa görüştüğüm ve tam bir sene boyunca alçakça gözlem yapan, mensubu olduğum resmi bir dil topluluğundan bana ulaşan şahsı aslen tanımadığımı belirteyim. Medyada görüntüsü çağdaş bir Kemalist. Batılı eğitim almış, Amerika’da hukuk ve demokrasi olduğunu savunuyor, liseyi özel bir kolejde tamamlamış, burada herhangi bir üniversiteden kabul görmeyince dört ülkede akademik çalışmalarda bulunuyor. Benim karşıma ise yüksek lisans tezini anlatmak bahanesi ve eğitime yönelik tanıdıklarımın olup olmadığı diyaloğuyla planlanmış biçimde iletişime geçmiş. Kahvemi kendim aldım, gündüz öğleyi geçe vakti açık ve kalabalık bir ortamda görüştük. Saçma sapan karman çorman bilgi hımbılı tarzında susmadan konuştu. En son ise iletişimde olduğu resmiyetsiz bir grup toplantısının gerçekleştirmek için gittikleri Türk Ocağı binasına dair bazı fısıltıları da söyleyerek Ocağa hakaret yöneltti. O şahsı instagramdan sildim. Benzer hakaret içerikli gizli bilgi almaya diye ‘’ben Türk milliyetçisiyim’’ ezberiyle konuşarak tanışan kimliksiz insanlar ile daha önce de karşılaştım. Türk Ocağı Vakıf Yönetim maliyetlerinin gelir kaynaklarını teftiş etmeye geldiğini ima eden cümleleri söylerken henüz katılımcılar gelmediği an rastladığım için çevrede tanık olmadığından bunları yazılı delil sunamıyorum. Nuri Bilge Ceylan filmini izlemek etkinliği vesilesiyle toplanmıştık.

1921 MÜTAREKEDEN İSTİKLALE konulu sempozyumda yeniden akademik buluşma gerçekleşti. Tebliği hazırlayanlar arasında pandemi süresinde zoom seminerine e-mailim ricama ‘’sunumu en kısa zamanda ileteceğim’’ diyerek yanıtlayıp ama sözünü tutmayan hanım hoca da vardı. Yalnızca onun sunumunu yüzüne bakmadan kafamı pencereye dönük dinledim. Ses tonu hitabetsizliği salonda hırçın bir çığlığa dönüştü, hitabetsizliğindeki vurguyu Güldür Güldür karakterinin replikleri edasına benzettim. Sempozyum sonunda ise zaten arşivcilikle sınırlandırılıp ileriye yönelik güncel tartışma niteliği olmadığına dair minik bir uyarı da paylaşıldı. Youtube’da tekrar dinlediğim İsmet Özel’in yorumladığı yazarı A. Kutsi Tecer’e ait olan ‘’Nerdesin?’’ şiirini ruhsuz okuduğu fikrindeyim. Kimse darılmasın Münacaat gibi bir şiir yazan (bazı severlerinin deyimiyle üstadın) Tecer’e ait Nerdesin şiirini hissetmediğine dair vurgusuzluk düz bir okuma ile sınırlı kalmış. Twitter’da şiir yazmayı bıraktığına dair haberler de tartışılmıştı.

Geçen hafta düzenlenen sempozyumun her iki gününde de vardım. Öğle arasında birinci gün Arkeoloji Tarih koridor amfilerinin olduğu koltukta oturup başlamasını beklerken bir kadın telaşla ‘’siz de mi sempozyumu bekliyorsunuz’’ diyerek hızla kendinden bahsetmeye başladı. Doktora tezini Amerika Basını üzerine tamamlamış. Benimle ilgili tanışmaya yönelik teşebbüs hevesini kursağında bıraktım. Türkiye üzerine aleyhine mi lehine mi konuşulmuş sorusunu yönelttim ve ses tonu ile yüz mimiklerini inceledim. Elini saçına doğru tarar havayla kafasını yukarı kaldırarak gözlerini odaklaştırmadan kırparak ‘’aleyhine tabi’’ dedi. Bir üniversitede akademisyen olmadığımı söyledim. Tarihle ile ilgili değil edebiyat yazıları yazdığımı söyledim. Uzaklaşarak kalkınca da peşimden gelmeye çabalayan tavrıyla ‘’sempozyuma mı?’’ gibi bir soru sordu arkadaşlara bakacağım dedim toplantı salonunun mekanına gittim. Ertesi gün de katılmadı zaten. Bu şahsı tanımıyorum. İsimlerini soruyorum bu arada bilgi/kültür ajanlığı formatında sızmış normal görünümlü kadın cinsiyetinde de insanların olduğunu idrak edelim.

Bu Pazar akşamı ise bir piyes gösterimini izlemeye katılmak için Fatih Belediyesi Ali Emiri Kültür Merkezi’ne gittim. Cumartesi günü de fuara gitmiştim. Ve öyle yorgundum ki hazırlanıp sırf önceki yazımda da belirttiğim üzere, değerli sanatçılara Sarıyer’deki piyes sonrası takip edeceğime dair söz verdiğim için programa katıldım. Saat 18.20 gün Pazar, tarih 10 Ekim, salon dışındaki fuaye alanında kapının açılmasını bekliyordum. Bir zihin engelli diğeri ürkek yaşlı iki hanımın oturduğu alana mesafeli biçimde duvar kenarına geçtim. Yine telaşla bir hanım ve kızı (görüntüde duyarlı) programın ne zaman başlayacağını sorarak diyalog başlattı. Maskesini açtı, ismini söyledi (adı belki de gerçek değil) ortamda kimse yok ne güvenlik ne temizlik işçisi yok, bana aynen şunları ağzıyla söyledi ‘’üzülüyorum az katılımcı var neden çok kişi gelmemiş’’, ‘’Ayasofya ziyaretine gittim, telefonumda albüm oluşturdum’’ muhabbetine başlayıp maskesi açık şekilde burnum dibine yanaştı elim herhangi bir temasta bulunmadı, kazağına dokandım samimiyetle davranış tepkisi gösterip yanındaki gencin kitap okuma alışkanlığına yönelik sohbet ettik.  Bu kızın kendisinden olduğunu ima ederek ”o benim kızım zaten” diyerek (belki de çocukları kullanıyorlar neden bana anlatıyorsun) ve yaş büyütmeye yönelik girişte kabul edilmediğine dair kütüphaneye alınmadığını söyledi. Ama bunun numara olduğunu nasıl anlarız? Aşı olmadığını, Biontech aşısının İsrail’e girilemediğinin bağlantısı olduğunu ve fısıltı duyumlarla aşı vakalarını anlatıp ‘’size bir şey olmadı mı?’’ gibi bir densiz yeltenince uzaklaşıp kalkıp uzun boylu, başörtülü temizlik görevlisi hanıma durumu şikayet ettim. HES kodu sorulmadan girdiğini tespit ettim. Bu güvenliğin yüz analizi; sol gözü engelli, gözlüklü, zayıf, esmer ve kollarında kara tüyler vardı. O an güvenliğe bildirmek üzere asansörle aşağıya inen temizlik görevlisi hanımı çıkışta görmedim. Biraz şişman, burnu büyük, iri siyah gözlü kısa boylu elinde yüzüğü olan mavi tişörtlü kat temizlikçisi adama durumu şikayet ettiğimde üzerime sinirlenerek yürüdü. İBB kameralarının izlendiğini HES kodu sorulmadan içeriye kimsenin alınamayacağını yüksek sesle bağırdı. Salona girdik mecburen. Girişte sağdan biraz ileride koltukta oturdum. Güvenlik gelip HES kodunu okutmayan var mı diye bağırdı. Bana aşı olmadığını ağzıyla söyleyip ortamda delilsiz provokatörlük oluşturan kadın ayağa kalktı ve şunları söyledi ‘’Seni üniversite mezunusun diye değerli görüp fikrimi paylaştım. İsrail’e dair bir şey söylemedim, ben Kırım Türk’üyüm Türkoloji mezunuyum haddini bil’’ diye çemkirdi. Piyes başlamadan önce bu gergin hadisede ben de tepkimi söylemeden az önce o an aşağıda yetkili olan güvenlik sesini yükselterek ‘’izleniyoruz’’ dedi ben de ‘’izlendiğimiz belli İsrail, Ayasofya ve aşı yaptırmadığı cümlelerinden‘’ diyerek bu nasıl içeriye giriyor diye bağırdım. Piyesin konusu Gazeteci Hasan Tahsin ile ilgiliydi. Kültür Merkezi’nde seçilmiş provokatör tip iki izleyici; kadın orta yaşlarda sarışındı ve yanındaki siyah saçlı on beş-on altı yaşındaki kızın üzerinde de açık kahverengi mont vardı. Çıkışta üç güvenlik daha oradaydı. Biri kısa boylu başörtülü hanım, diğeri uzun saçlı esmer tişörtlü bir hanım, biri de açık renk gözlü bir gençti. O sarışın provokatör kadın uzun saçlı güvenliğe iltifat ederek binadan ayrıldı.  Belki de kayıtları sildirecek ne biliyoruz görmedik HES kodunun soruşturulduğuna dair? Ayasofya ziyaret ettiğini rol yaparak maskesini açıp dibime yaklaşıp gergin kaos stresi oluşturup aşı olmadığını sonra söylemesi planlı değilse nedir?

Ülkemizde en büyük kötülüğü bilgi toplayanlar ve fısıltı yayanlar yapıyor. Ülkücü Kitap Sahaf ve yayın ekibine de teşekkürlerimi sunuyorum. Bir kitap aldım, ismini zikretmiyorum katkıda bulunmaktan onur duydum, çalışmalarınızda kolaylık dilerim. Söz uçar, yazı kalır. Türkiye Cumhuriyetini sahte akademik çalışmalarınızla yıldıramazsınız ya da kültür merkezlerine izleyici şeklinde sivil tavırlarınızla yıldıramayacaksınız. Ben pandemi yayılmadan önce Hukuk Fakültesi Merkez Kampüs bahçesinde düzenlenen, rektörlükten özel izin e-posta onayı aldığımız, toplamda yüz kişilik diploma takdimi yemin törenine katıldım. Tarihime, dilime, inancıma ve vatanıma hiçbir etki altında kalmadan nefesimin son gramaj milimine kadar bağlı ve sadık kalacağımı şerefim onurum ve namusum üzerine ant içtiğimi yeniden bildiriyorum. Önemle vurgulamakta gerekli buluyorum; eski-yeni/ birinci-ikinci-yedinci adam kargaşalarının meydanlarda dillendirildiği yorumlara bir fikrim var. Onlar eski-yeni konuşurken ben ‘tek’ kavramının kutsiyetine vâkıf olalım diyerek durduğum yerden (kapı önü) buraya (gönül bağına) gitmek üzere şuradaki attığım imzam (marş) nokta olsun. Ayasofya bizim, Akdeniz bizim, Tarih bizim!
Okunacaklar Listesi/Dinlenilebilir Şarkılar/İzlenecek Filmler üzerine yeni yazımda devam edeceğim.

“segui il tuo corso e lascia dir le genti”

One Comment

  1. Merve Alıcı Cevapla

    Tuğba Hanım nereden nereye… ❤️ Tüm bu olayların gerçek soyutluğu düşündürdü de düşündürdü. Fikirden fikire geçişler, olaydan olaya duygulandırıcı. Hele o son… Bizimle bu yazıyı paylaştığın için bir sürü teşekkürler. Kesinlikle devamı olmalı, seni bekliyoruz burda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir