Harutyun Arto Davulciyan’ın gerçekleştirdiği İlker Ortaç röportajı, LIMIT’in beden ve temsil üzerine açtığı tartışmadan sanatçının edebiyatına, sinemasına ve bağımsız yayıncılık deneyimine uzanıyor.
Söyleşi: Harutyun Arto Davulciyan | 24Okur**
LIMIT’e bir oto boyacısının kepengini kaldırarak giriyoruz. İçerideki yirmi çizimden birinde bir at maskesi yüzü örtüyor. Ortaç, yüzü tanıyamayınca ellere ve duruşa başka türlü baktığımızı söylüyor. Ama maskenin de kendi yükü var: Hayvanlara yakıştırdığımız anlamları bu kez figüre taşıyoruz.
İlker Ortaç’la söyleşimizde bu bakma alışkanlığının izini çizimlerinden sinemaya, fanzinlerden *İkinci El Bakire*’ye kadar sürdük. Oto sanayiden hatırında kalan bir jesti, çizdiği bir figürün kendisinden bile saklayabileceği şeyleri ve LIMIT’i fiziksel bir mekâna taşımanın henüz karşılanmamış maliyetini konuştuk.
**Belki her söyleşide kendinizi yeniden anlatmanız bekleniyor; yine de bu kez tanışmaya biraz başka bir yerden başlayalım: İlker Ortaç kimdir, kim değildir? Yazar, çizer, sinemacı, aktivist gibi tanımların çevresinde dolaşırken, kendinizden mutlaka korumak istediğiniz şey ne; başkalarının sizi anlatırken üzerinize bıraktığı hangi tanımları ise geri vermek istersiniz?**
Her şeyden önce bir devrimciyim. Bir eşim, bir babayım. Yazıyla, çizgiyle, farklı yollarla üretmeye ve derdimi anlatmaya çalışan bir insanım. Yazar, çizer, aktivist gibi tanımlar yanlarımı anlatıyor ama hiçbiri tek başına beni bütünüyle tarif etmiyor. Korumak istediğim şey, kendi sözümü söyleme ve üretme özgürlüğüm. Etiketlerden çok yaptığım işe odaklanmayı, işlerime ve kendime yönelen tepkilere de elimden geldiğince olgunlukla karşılık vermeyi tercih ediyorum. Bunu her zaman başarabildiğimi söyleyemem ama deniyorum. Beni tek bir özelliğime indirgeyen tanımları geri vermek istiyorum; çünkü ben onlardan ibaret değilim. İşi sürdürmek ve sevdiklerimle yan yana kalmak istiyorum.
**Altay Öktem, İkinci El Bakire üzerine yazısında romanın, bir kadının bedeni hakkında hüküm veren mahkeme kararıyla başladığını anlatıyor. LIMIT’te de bedenleri tanımlayan, sınıflandıran ve nasıl olmaları gerektiğine karar veren bir bakışla karşılaşıyoruz. Bu iki çalışma arasında yıllara yayılan bir itirazın izini sürmek mümkün mü? Bugün o romanı yazan İlker’e dönüp baktığınızda, beden ve onun üzerinde söz sahibi olma meselesinde düşüncenizin nerelerde değiştiğini görüyorsunuz?**
Evet, iki iş arasında süreklilik var çünkü beden üzerindeki tahakkümü sınıftan, mülkiyetten ve iktidardan ayrı düşünmüyorum. Burjuva düzeni insanı üretkenliğiyle, çalıştırılabilirliğiyle ve tüketim gücüyle ölçüyor; bu ölçülere uymayan bedenler de değersiz, kusurlu ya da düzeltilmesi gereken bedenler olarak işaretleniyor. Kadınların, queerlerin, sakatların yaşadığı baskılar aynı değil ama bu farklılıkları koruyarak hangi hayatların makbul sayıldığını, kimlerin kendi bedeni üzerinde söz sahibi olabildiğini sınıf mücadelesinin içinde tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Hukuk, aile, çalışma hayatı ve gündelik bakış bu ilişkilerin kurulduğu alanlar. İkinci El Bakire’de bir kadının bedeni hakkında hüküm verilmesiyle LIMIT’te bedenlerin sınıflandırılması arasında benim için böyle bir bağ var; ikisinde de insanı kendi hayatının öznesi olmaktan çıkaran düzene itiraz ediyorum. Temel itirazım değişmedi, değişen onu ele aldığım alanların ve kullandığım araçların genişlemesi. Kimin bedeni kabul görüyor, kiminki dışarıda bırakılıyor ve bu ayrımı kurma gücü kimin elinde, bunu çizgiyle sürdürmeye çalışıyorum.
Bourdieu’nün “sembolik şiddet” dediği şey burada benim için önemli. Egemen sınıfın ölçüleri, herkes için doğal ve geçerliymiş gibi kabul ettiriliyor. Hangi bedenin güzel, saygın ya da değerli sayılacağı da bu iktidar ilişkileri içinde belirleniyor. Benim itirazım, burjuva düzeninin kendi değer yargılarını insanın doğasıymış gibi sunmasına. LIMIT’te bu yargıların çizdiği sınırları görünür kılmaya ve sorgulamaya çalışıyorum.
**Sinemacı olarak beni özellikle düşündüren bir geçiş var: Kameranın arkasında başkasının hikâyesini kurmakla, kameranın önünde kendi hayatınızın anlatısına katılmak. Sıkışmışlık’ta deneyimlerinizi paylaşırken içerik ve çekim sürecinin de içinde olduğunuzu söylüyorsunuz. O çalışma, bir insanı görünür kılmakla onu gerçekten kendi sözüyle duyurmak arasındaki mesafe hakkında size ne öğretti? Bugün bir başkasını çizerken o deneyimden taşıdığınız bir dikkat var mı?**
Sıkışmışlık’ta yalnızca kameranın karşısına geçmedim; içeriğin oluşmasından çekimlere kadar sürecin içindeydim. Benim için önemli olan, hayatımın başkalarının yorumlayacağı bir malzeme olarak kalmaması, kendi sözümle o anlatıya katılabilmekti. Bir insanı göstermekle onu dinlemek arasında ciddi bir fark var. Görünür olabilirsiniz ama görüntünüze eşlik eden anlamı bütünüyle başkaları kuruyorsa, kendi hayatınız üzerindeki söz hakkınız yine daralabilir. Sakat bir insanın öfkesinin, arzusunun, siyasi düşüncesinin geri plana itilip yalnızca acınacak ya da hayran olunacak biri olarak sunulmasına itiraz ediyorum. Bu, çizimlerimde de karşıma çıkıyor. Bir başkasını çizerken onu kendi düşüncemi taşıyan edilgin bir figüre dönüştürme riskim var, buna dikkat etmeye çalışıyorum. Figürün duruşunda, bakışında, izleyiciye kendisini açıklamak zorunda olmayan bir taraf kalsın istiyorum. Benim kurduğum çerçevenin içinde bile bana bütünüyle teslim olmasın.
**DEV-FANZİN ve Büyük E-Fanzin’le, ürettiklerinizin okura ulaşacağı alanın kurulmasına da katılıyorsunuz. Bir eserin nerede, kimin yanında ve hangi imkânlarla yayımlandığı, sizin için anlamının ne kadarını oluşturuyor? Fanzinlerin kolektif ve bağımsız üretim deneyiminden LIMIT’in dünyasına taşınan bir çalışma alışkanlığı, bir ilişki biçimi ya da vazgeçmediğiniz bir ilke var mı?**
Fanzinleri kolektif ve bağımsız üretimin omurgalarından biri olarak görüyorum; sokağın, yeraltının ve devrimci düşüncenin kendine söz ve alan açtığı yerler. Bu yüzden bir işin nerede, kimlerle ve hangi imkânlarla yayımlandığı benim için anlamın bir parçası; üretim, kurduğu ilişkilerden ayrı değil. Kadıköy gibi bir yerde kültür ve sanatın çok daha güçlü karşılık bulabileceğine inanarak yola çıktım, ama hayal kırıklıkları da yaşadım. Fanzinlerin taşıdığı politik, toplumsal ve sanatsal gücün beklediğim kadar karşıya geçtiğine inanmıyorum; o yüzden fanzinler benim için biraz gönlümün kırık olduğu yerler. LIMIT’e taşıdığım şey de buradan geliyor: kendi sözümüzü söyleyebileceğimiz alanları kendimizin kurma ihtiyacı; ama tek başına bağımsız üretmenin yetmediğini, onun insanlarla nasıl buluşacağını da düşünmek gerektiğini görüyorum.
**LIMIT’e adını veren sınır fikrinin gerisindeki ilk anı merak ediyorum. Henüz bir sergi, bir internet sitesi ya da bütünlüklü bir proje yokken sizi bu çalışmaya başlatan ne vardı: Bir görüntü, karşılaşma, çizim, belki uzun süredir zihninizden çıkmayan bir cümle? O ilk dürtüden bugünkü yirmi eserlik sergiye gelirken, çalışmanın sizi başlangıçta öngörmediğiniz bir yere götürdüğü oldu mu?**
Başlangıçta sergi, internet sitesi ya da bütünlüklü bir proje gibi oluşumlardan uzak durmak benim tercihimdi. Ama şimdi görüyorum ki buna direnmek beni fazlasıyla yoruyor. İstemediğim bir tercih olsa da hayatın getirdiği bir mecburiyet gibi. Çünkü üretirken daha büyük imkânların gücüne ihtiyaç duyduğumu kabul ediyorum. Belki geçmişte direnmemeliydim diye kendi içimle konuşuyorum. O zaman bir seçimdi, şimdi başka bir seçimim var. Asıl eser her zaman İlker Ortaç’tı; şimdi o eseri başka bir mecrada göstermek işimi kolaylaştıracak diye düşünüyorum. O yüzden bu cevapları veriyorum.
**LIMIT’e bir oto sanayinin kepengini açarak giriyoruz. Tamir etmenin, düzeltmenin, yeniden işler hâle getirmenin gündelik dilini taşıyan bu mekânda, kendisine yöneltilen düzeltme talebine karşı duran bedenlerle karşılaşıyoruz. Oto sanayi sizin kişisel hafızanızda nasıl bir yer tutuyor? Erkeklikle ve emekle güçlü çağrışımları olan bu mekâna kadın, queer ve sakat bedenleri yerleştirmek, serginin ilişkilerini nasıl değiştirdi?**
Arabanız bir yerde kaldığında ya da sanayiye gitmek üzere güne başladığınızda, önce bakkaldan bir paket uzun Marlboro alıyorsunuz. Sanayiye vardığınızda o paketi, arabanızla ilgilenenlerin içindeki en genç, en toy çocuğun cebine koyuyorsunuz. Oto sanayi benim hafızamda biraz da böyle bir yer. Galiba bunu daha fazla açmama gerek yok. Ve kadın, queer, sakat bedenleri bu mekâna yerleştirmek de kimin burada kendine yer bulabildiğini, kimin yabancı sayıldığını yeniden sormanın bir yolu.

**Söz Hakkı’nda açık ağız, eller ve gövde arasında kurulan ilişki; Büyük Baş, Küçük Beden’de ise yüzün neredeyse bütün görüntüye hükmetmesi dikkatimi çekiyor. Bu eserlerden birini seçerek bizi çalışma masanıza götürür müsünüz? İlk görüntüden son hâline kadar neleri değiştirdiniz, neleri özellikle korudunuz; çizimin henüz söyleyemediğini fark edip müdahale ettiğiniz an hangisiydi?**
Hiçbir iş, hiçbir yazı benim için tam olarak bitmiyor. Bir süre kafamda dönmeye devam ediyorlar, sonra bir yerde onları kaybediyorum. Bazen yaptığım işle yeniden karşılaştığımda onu hatırlamadığım bile oluyor. Okuduğumda ya da baktığımda bazen seviyorum, bazen sevmiyorum. Çünkü yaptığım her şeyi aklımda tutabilecek kadar aklım yok.
**At Maskesi, Domuz Maskesi ve Timsah Maskesi gibi eserlerde, yüzün yerini başka bir canlıya ait görüntü alıyor. İzleyicinin bir insanı tanımak için ilk baktığı yeri kapatırken, bedenin duruşuna ve hareketine daha fazla dikkat kesilmesini de sağlıyorsunuz. Bu maskeler sizin için nasıl çalışıyor? Yüzü örttüğünüzde figürde beliren, yüzü açıkken ulaşamadığınız bir ifade ya da özgürlük var mı?**
Yüze bakıp bir insan hakkında çok çabuk karar veriyoruz. Güzel, çirkin, kadın, erkek, güvenilir, tehlikeli… Maske bunu bozuyor. Tanıdık bir yüz bulamayınca bedenin duruşuna, ellere, harekete başka türlü bakmak gerekiyor. Ama maskeyi takınca bütün toplumsal kimliklerden kurtulduğumuzu da düşünmüyorum; hayvanlara da anlamlar yüklüyoruz, onları da kendi değer yargılarımızla okuyoruz. O yüzden maske hem saklanma imkânı hem de yeni yargılarla karşılaşma alanı. Beni ilgilendiren, bu belirsizliğin açtığı hareket alanı. Figürün kim olduğunu hemen çözemeyelim; o da bizim ona verdiğimiz kimliğe bütünüyle sığmak zorunda kalmasın.
**Groteskin ve kara mizahın izleyiciyle kurduğu ilişkide sonucu bütünüyle denetlemek zor. Birinin bakışını sarsan görüntü, başka birinin zaten dışarıda tuttuğu bedene daha da uzaktan bakmasına yol açabilir. Üretirken bu ihtimalle nasıl çalışıyorsunuz? LIMIT’te bir figürü çizerken, kullandığınız mizahın ya da deformasyonun kimi hedef aldığı konusunda durup yeniden düşündüğünüz bir eser oldu mu?**
Alışılmışın dışındaki bir beden gösterildiğinde bunun ayrıca açıklanması gerekiyormuş gibi bir hava var. Grotesk bir figür çizmek o bedeni aşağılamak anlamına gelmiyor; deformasyon dediğimiz şeyi de hangi “doğru”ya göre tarif ediyoruz? Benim kara mizahımın hedefi bedenlerin kendisi değil, onları makbul ve makbul olmayan diye ayıran düzen. Ama niyetimin herkese aynı biçimde geçeceğini garanti edemem. Eser üstüne düşünürüm, eleştiriyi dinlerim; yine de birinin yanlış okuyabileceği ihtimaliyle çizgimi baştan terbiye etmek istemem. Sırf bu kaygıyla değiştirdiğim bir anı da şimdi hatırlamıyorum; öyle bir hikâye uydurmak yerine bunu açıkça söylemeyi tercih ederim.
**Sergide eserlerin yanında Beauvoir, bell hooks, Butler, Kollontai ve Goldman gibi isimlerin sözleriyle karşılaşıyoruz. Böylece izleyici, bir bedene bakarken aynı anda onun nasıl okunabileceğine ilişkin düşünsel bir çerçeveye de giriyor. Bu eşleştirmeleri nasıl kurdunuz? Sözcüklerin görüntüye eşlik ettiği, fakat onun anlamını önceden kapatmadığı mesafeyi nerede arıyorsunuz?**
Burada adı geçenlerin hepsi benim yoldaşım. Bu sözler görüntümü kapatmıyor; benimle ve çizimlerimle yan yana duran, yoldaşlık eden sözler. Onlarla ilişkimi böyle kuruyorum.
**Arzu, Kimlik ve Tahakküm yazınızda, farklı bedenlerin farklı dışlama biçimleriyle karşılaştığını anlatıyorsunuz: Birine yöneltilen merhamet, diğerine yöneltilen tehdit diliyle aynı yerden işlemiyor. Çalışma rejimi üzerine yazınızda ise bedenin üretkenlik ve sınıf üzerinden değerlendirilmesini tartışıyorsunuz. LIMIT’te bu deneyimler yan yana gelirken aralarındaki farkları nasıl koruyorsunuz? Ortak bir itiraz kurmanın, her bedenin kendine özgü hikâyesini gölgede bırakabileceği noktaları nasıl fark ediyorsunuz?**
Ortak bir itiraz kurmak için aynı hayatı yaşamamız gerekmiyor. Sakat bir insana yöneltilen merhametle queer bir insana yöneltilen tehdidin sonuçları farklı olabilir; üstelik aynı insan bunların ikisini de yaşayabilir. Bu deneyimleri birbirinden kopuk kutulara yerleştirmek de hepsini tek bir hikâyeye indirmek kadar sorunlu. Sınıf mücadelesi bu farkları susturan bir çerçeve değil benim için; kimin çalışabildiği, kimin emeğinin değersizleştirildiği, kimin barınabildiği, kimin kamusal alanda güvenle bulunabildiği soruları bu deneyimlerin içinden geçiyor. Ama ortak bir düzene itiraz ediyoruz diye birbirimizin yerine konuşma hakkı kazanmıyoruz. LIMIT’te figürleri aynı itirazın içinde yan yana getirmek istiyorum; hepsine aynı sözü söyletmek değil. Benim için dayanışma, farklarımızı ortadan kaldırmadan birbirimizin mücadelesini üstlenebilmek.

**Crip Life’taki yazınızda, izleyicinin bir yüzü hemen güzellik, güçsüzlük, güç ya da başarısızlık kategorilerinden birine yerleştirmeden karşılamasını istediğinizi anlatıyorsunuz. Portre ise çoğu zaman bir insanı tanınabilir kılma beklentisi taşır. Siz bir figürü görünür kılarken onun açıklanmadan, çözümlenmeden kalabilecek tarafına nasıl alan açıyorsunuz? Çizdiğiniz kişinin izleyiciye kendisini anlatmak zorunda olmadığı bir yer var mı?**
Bir insanın görünür olması, kendisini bütünüyle açıklamak zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle normun dışında sayılan bedenlerden durmadan açıklama bekleniyor: “Neden böylesin, sana ne oldu, nasıl yaşıyorsun?” Sanki var olabilmek için önce merakımızı gidermeleri gerekiyor. Ben portreyi bir insanı çözmenin ya da hakkında hüküm vermenin aracı olarak görmüyorum. Bir yüze bakabilir, onunla bir ilişki kurabiliriz; yine de o insan hakkında bilmediğimiz çok şey kalır. Bu eksiklik giderilmesi gereken bir kusur değil. Çizdiğim figürün izleyiciye bir açıklama borcu yok. Onu görmemiz için önce bize kendini sevdirmesi, acındırması ya da hayran bırakması gerekmiyor, orada bulunması yeterli. İzleyicinin de karşısındakini hemen bir kategoriye yerleştirmeden o karşılaşmada kalabilmesini istiyorum.
Ama burada gereksiz bir romantizme de kapılmak istemiyorum. Herkese aynı duyguyu beslemek, herkesle ilgilenmek, herkesi anlamak ya da haklı bulmak zorunda değiliz. Evden çıktığımızda pek çok insanla karşılaşıyoruz; bu, aklımızdaki ve ruhumuzdaki pastadan hepsine aynı payı vereceğimiz anlamına gelmiyor. Bu beklenti bana gerçekçi gelmiyor. Benim istediğim, izleyicinin her figürü sevmesi ya da onunla derin bir bağ kurması değil. İlgilenmeyebilir, sevmeyebilir, geçip gidebilir; ama kendi ilgisinin ya da sevgisinin yokluğunu, karşısındakinin değersizliğine dair bir hükme dönüştürmesi başka bir şey. Birinin var olma hakkı, bizim ona ayırabildiğimiz duygusal paya bağlı değil.
**Çevrimiçi LIMIT’te kepenkten radyoya, televizyondan duvar yazılarına kadar izleyicinin karşılaşmasını biçimlendiren bir düzen var. Sinemadaki ses, süre ve kadraj kararlarını düşündüren bu dünyanın fiziksel sergiye taşınması da yeni kararlar gerektirecek. Farklı hareket, görme, işitme ve duyusal ihtiyaçlarla gelen insanların sergiyi deneyimleyebilmesi, mekânı kurma biçiminize nasıl yön veriyor? Dijitalden fiziksele geçerken en çok hangi karşılaşmayı yeniden düşünmek istiyorsunuz?**
Tabii ki boş bir alana iş asıp bırakmak istemiyorum. LIMIT’in o dünyasını fiziksel sergide de kurmak, farklı ihtiyaçlarla gelen insanların gerçekten deneyimleyebileceği bir mekân oluşturmak istiyorum. Ama bunun en doğrudan cevabı para; bütçe, emek ve teknik destek gerektiriyor. Bu röportajı yapmamızın nedenlerinden biri de bu: çalışmanın görünür olması ve istediğimiz gibi kurabileceğimiz imkânlara ulaşmak. Ne yapmak istediğimi anlatabilirim; ama henüz sahip olmadığım bir bütçeyle sergi kurulmuş gibi konuşamam. Şu an mesele, bu istekleri hayata geçirecek koşulları kurmak.
**LIMIT’in izleyiciden kendi bakışını sorgulamasını istediğini söylüyorsunuz. Peki bu çalışma sizin bakışınızda neyi değiştirdi? Kendi figürlerinizden birinin sizi hazırlıksız yakaladığı, savunduğunuz bir düşünceyi yeniden tartmanıza neden olduğu bir an oldu mu? Bugün sergiden geriye, sizin için de henüz yanıtını bulmamış hangi soru kalıyor?**
Ben çizerken odaya girip yaptıklarıma bakan iki kişi var. Onlarla konuşuyoruz, sonra ben yeniden başımı eğip çizmeye devam ediyorum. O muhabbetler bazen kafamda farklı soru işaretleri bırakıyor. Ama bazen de Beşiktaş’ın maçı başlamadan çizimi bitirmek gerekiyor; o yüzden muhabbeti kısa tutmaya çalışıyorum. Hepsi bu. Bu soruya büyük bir dönüşüm hikâyesi uydurmak istemiyorum.
LIMIT çevrimiçi sergi: https://limitartproject.com/
İlker Ortaç’ın portfolyosu: https://ilkerortac.com.tr/
*24Okur, LIMIT’in iletişim sponsorudur.*