Güneş ve Ay

Ben de güneşin gözlerimi kamaştırmasına kapılıp gidiyorum. Küçük bir kıyametin pençesinde bir yudum su için hasret çekiyorum. Karanlık çok karanlık… Titriyorum çok soğuk burası. Farsça kökenli bir yaşama biçimiyle berrak sulara dalıyorum. Diyordu ki, “gözüne sürme çekesin” karalığın belli olsun. Bam telini iliklerime kadar işleten bir sanat eseriydi. Belinde bir kuşak, başında bir başlık… Karalığını cümle âlem bilir, duyardı. Gözlerime gecenin tozu kaçtı. Sabahın olması tüm horozların işine geliyordu. Demedim mi güneş yakar kavurur, ay da beline iyice dolanır boğarcasına… Düşlerimin hasadı yapılacak bu yıl, karmakarışık bir dolambacın içindeyim.

İki Dönem de Sultanların Gölgesinden Geçiyordu.

Bir gün baksam ki bulutlardan yağmurlar süzülerek iniyor. Kapı aralığından ayakkabılarının halsiz düştüğünü görüyorum. Geldin mi Sitare? Geldim ya, ne sandın, gelmeyeceğimi mi? Doğanın bağrında uyumak kadar lezzetli bir şey yok Sitare. Seninle konuştuğumda yokluğunu kuyulara dolduruyorum susayan kana kana içsin diye. Göğü kuş kadar hafif ve neşeli hale getirdim. Mutluluk yeminleri ettim bugün ve yarın. Melikşah’ın kılıcı gibi karakterin de karaydı Sitare. Tahtına kurulmuş, yalnızlığa kurduğun sarayında yıldıza yetişiyorum. Bedenim, senin önünde bir vadiden geçerek iki kanyonda at koşturur vaziyette uslanmaz bir yürek taşıyorum. Kâbusları elimde tesbih gibi çekiyorum. Zamansız bir nefese doğru pencere kenarında incileri kuma gömüyorum. Çağrı bey, kumu havaya kaldırarak küheylanı şaha kaldırıyor, incirler tane tane yere dökülüyor.

Gök Ve Yer Küsmüş Bize…

Kimdi “o” kimin nesiydi? Gök ve yer bize küsmüş Sitare. Çağrı Bey ve Melik Şah hainlik edenleri balıklara benzetmişti. Ressam da meşhur olmuş başların portresini duvarına asmıştı. Yıllardır minyatür ustalarına çok özenmişimdir. Bezeli kâğıtlara nasıl da çiziyorlar sanat tarihini… Unvan almış satırlarda adını şiirlerine “Avni” diye yazdırmış bir sultanın torunuydum Sitare. Haritayı önüne açıp kale kuşatması için gün sayıyordu sultanım… Üstümdeki beyaz etek, sırtımdaki hırka, başımdaki kavuk her şeyin bir anlamı vardı. Şahi topu kale surlarından içeri girdiğinde zaferin coşkusu, hattatın fırça ve kaleminde hissedildi… Bu deprem, onların yıkıldığı bizim de yeniden dirilme hâlimizdi. Kılıç ve mızrak, biri diğerine nazaran uzun menzilliydi. Defterimdeki karalanmış hatıralarımı okurken katip gelir aklıma. Tarihime tütsüler yakıyorum. Daha çok var olmak için…

Develer ve atlarla hendek savaşına geleceğimizi yazmıştım Sitare. Bu benim hüzünlü yanımdı. Kara gün çabuk geçti neyse ki. Şu günlerde ansiklopedilere ilgim var. Gazali gibi asil bir duruşun kalemi olmak istiyordum. Anlamıyorsun değil mi? Oysaki bir kâğıt ve kalem ne çok anlatıyordu. İdraki zaman alan bir sırrın sandığında saklıyım. Mürekkebe zarar, aman diyeyim. Mürekkep tüm satırlarda ne yazıyor evvela onu anlayacağız. İsfahan‘a karışmış bir büyük Selçuklu insanıyım, anlamışsındır bakışlarımdan. Bunu hemen ona ulaştır, sonra Ömer Hayyam ile bir dilek tutuyorum, gotik prensiplerle oluşturulmuş mimarimde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir