ESKİ, KIRIK RADYO

Eski kırık bir radyodan yükseliyor sesler:

‘’Bir sözün coşkusuyla

Dönüyorum hayata

Senin için doğmuşum haykırmaya

Ey özgürlük…’’

Eski, kırık bir radyo… Ne ara düştün avlunun penceresinin bir kenarına konacak kadar? Oysa daha dün gibi seni ellerime aldığımda çocuklar gibi şen olduğum o gün. Havalara sıçradığım o gün, her saniyesiyle gözlerimin önünde hiç gerçek olmayacak bir hayal gibi.  İlk hafta jelatinini bile sökmemiştim bir çizik bile uğramasın diye semtine. Her gece özenle kutuna koymuştum, pahalı bir kol düğmesi gibi. Şimdiyse özgürlüklerin katledildiği bir avlunun en hatırlanmaz köşesinde çalıyorsun kendi kendine. Dikdörtgen, dikenli, 13’e 6 adımlık bir hasret avlusunda… Bu avluda gözyaşları kahkahalardan daha samimi, daha gerçek. O kadar büyük ki; uçsuz bucaksız denilen gökyüzü sığıyor buraya. Sahi dünya yuvarlak değil miydi? Neden gökyüzü dikdörtgen o zaman? Turgut Uyar’ın ‘’İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım.’’ dediği gök bu mu sahiden? Üzgünüm Turgut abi ben bu gökyüzüne bakınca sevinemiyorum. Yaprak da sevinemiyor. Bak yine köşesinde duvara dönmüş, düşünüyor. Sevinseydi o da bakardı gökyüzüne değil mi? Raskol de sevinmiyor. Dönüp duruyor yere bakarak. Sakallının dilinde yine sevda türküleri, onun da pek umurunda değil belli ki. Yine de ben bakayım senin hatırına biraz. Değişen bişey yok. Dikenli telli bizim gökyüzü yine. Parçalı bulutlu değil, dikenli telli… Yine de o bizim. O dikdörtgen şey bizim. Bakabiliyoruz akşam güneşi gurûba kayana kadar. Gece yasak. Gece, pencere kadar. En fazla ne kadar küçülebilir gökyüzü? Bardak altı geçmeyen bir delik kadar. Bir gün daha bitiyor. Yine kapandı kapı ve gecenin karanlığı gökyüzünden yüreğimize doğru inmeye başladı. Değişen tek şey eski, kırık radyodaki melodi:

‘’ Kuşlar, sizin kadar hür olmaktı hayalim…’’