Ben daha kendi yaralarımı saramamışken, kendi içim baştan aşağı kan revan içindeyken bir de seni iyi edememenin yükünü taşıyordum. Yaptığım onca iyilik göz ardı edilmiş, kötülüklerim o kadar ortalığa saçılmıştı ki, kendime rastlamamak için düşüncelerimi duymamaya çalışıyordum. Bana kalsa hayatımın sonuna kadar tek göz denize bakan bir odada hiç kimseyle konuşmadan, hiçbir şey yapmadan yaşayabilirdim. Hayatıma almaya çalıştığım veya hayatımda olan herkesin sırtında bir yükmüşüm gibi hissediyorum. En kötüsü de bu labirentten nasıl kurtulabileceğimi bilmiyorum. İnsanlar tarafından bir nebze olsun kabul edilebilmek için o kadar farklı görüşleri kabullenmeye öyle hazırım ki en sonunda kendi kendimi kaybetmekten korkuyorum.

Bu dünya için hep “sabredenlerin dünyası” derler. Sabredecek gücüm olmadığında yaptığım her hareketin sonucunda daha fazla sabretmek zorunda kalıyorum. Anlayacağın sonsuz bir paradoksun tam merkezindeyim. Yarayı açanlar da her seferinde ne kadar büyük yaralar açtıklarını görmemek için sürekli kafalarını çevirdiklerinden artık fazla yönleri de kalmadı. Günün birinde yüzleşmemize az kalması hissi benim gelecek hakkındaki umutlarımın daha da artmasına sebep oluyor. Hem kadın hem de güçlü olmaya çalışmanın ağırlığıyla bu durumlar birleşince dışarıdan izleyene komedi, yaşayana dram ve trajedi olan trajikomik bir durum ortaya çıkıyor. Umarım günün birinde yenilmiş biri olarak değil de galip biri olarak çıkarım bu savaştan. Öyle çok istiyorum ki bu olayı tahmin bile edemezsin. Bu gece de sana içimi döktüğüme göre bu mektubu da katlayıp, sana göndermediğim diğer mektupların yanına iliştirebilirim artık. İyi geceler…

 

One Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir