Cemal’in Yağmuru

“Şu hayal kurmak ne güzel, insan bedavadan mutlu oluyor…”

Yağmur yağıyordu… Gözlerinin ucuyla, pencerenin buğulanmış camından dışarı baktı Cemal. Birbiri ardına düşen yağmur damlalarının hışmından kaçışan insanlar gördü sokakta… Hayatın peşi sıra gelişen ve yaşamaktan başka çaresi olmayan olaylarına benziyordu yağmur damlaları… İnsanın yağmura verdiği tepki ile bu olaylara verdiği tepki arasında çok fark yok diye düşündü bir an, çaresizce ceketini başına siper etmeye çalışan bir adamı seyrederken. Hayat bazen bir yağmur gibiydi diye geçirdi içinden. Sonra bir tebessüm geldi yüzüne. Ne zaman böyle felsefi düşüncelere salsa, iç sesi ile takılırdı kendisine… Boyundan büyük laflar söyleyen çocukları alaya aldığımız gibi iç sesi de onunla alay ederdi. Kendi içinde bir mizansen dönerdi. O, iç sesi ve düşünceleri…

Cemal böyle düşüncelere daldığı sırada, annesi seslendi yan odadan. Düşüncelerini geldikleri yere uğurlayıp ” Ne var?! ” diye karşılık verdi yan odadan gelen sese. Annesinin sesinde hayatı boyunca anlayamadığı bir şey vardı Cemal’in. Bir hüzün vardı. Yaşanmamış bir hayatın hüznünü taşıyordu sanki onun ağzından dökülen kelimeler… Annesi konuştukça üşüyordu Cemal. Belki sesi ölmüştü annesinin. Ve bu soğukluk o cesetten nüfuz ediyordu içine. Bilmiyordu. Tek bildiği annesinin sesinin ruhunda yaratmış olduğu zemheriydi…

Annesine hem üzülür hem kızardı Cemal. Hayatının bir kısmı eziyetle geçmiş, bu eziyet bittikten sonra ise yeni bir sayfa açmak yerine bu eziyetin trajedisine tutunmayı tercih etmiş bir kadındı O. Ve ona her baktığında cehalete olan hıncını daha da artırdı. Hiçbir şey öğrenmek istemezdi. Sadece hoş görülmek, tek isteği buydu. Geçmişinin ona verdiği bir hak olarak görürdü bunu. Cehaleti yüzünden ne kendisini ne de bir başkasını tam olarak anlayamamıştı. Acı çekmişti, çok acı çekmişti ve haklıydı. Ömrünü bu haklılığın verdiği konfor içinde sürdürmek istiyor ve bu konforu bozacak herhangi bir şeyi öğrenmeyi reddediyordu. Annesine hep bir şeyler öğretmek istemişti Cemal ama başaramamıştı. Belki de bu yüzden öğretmeyi çok seviyordu. Annesinin cehaletine olan hıncından intikamını böyle alıyordu.

Annesine “tamam!” dedikten sonra evden çıktı. Ne için tamam dediğini hatırlamıyordu. Zaten önemli olan da “tamam!” demesiydi. Hafifleyen yağmur altında hoş bir ezgi eşliğinde yürümeye başladı. Müzik, yağmur ve insan aynı ritimde hareket ediyordu. Bir müzikalin içindeymiş gibi hissetti. Hayatın her anında bize bir müziğin eşlik ettiğini düşünürdü zaten. Ve yaşamanın ve yaşadığının farkında olmanın bu müziğin sesini duyma ile bir bağı olduğuna inanırdı.

Etrafında yürüyen ve şehir hayatının o hiç bitmeyen telaşesi içinde kaybolmuş insanları seyretmeye başladı sonra. En az şehir hayatı kadar anlamsız korna seslerinin hışmından kulaklığı yardımıyla kurtulmuş, gruplar halinde hareket eden insan yığınlarına çarpmamaya özen göstererek yürümeye devam ediyordu. İnsanların birbirine çarpa çarpa yürüdüğü bir şehirde yaşıyordu. Bedenleri cebren birbirine yaklaştıran şehir hayatı, ruhları da bir o kadar uzaklaştırmıştı. Müzik aklına geldi sonra… Müziğin sesini duyan kimse yoktu. Duyulan bir şey vardı. O da çekmeyen bir radyoyu andıran ve tek notadan ibaret bir hışırtı… Bu hışırtıdan başka bir şey duymayan insanların yaşadığı da pek söylenemezdi. Belki bu yüzden asıktı suratları. Bu yüzden birbirlerine kaba davranıyorlardı. Bu kadar suç bu yüzden işleniyordu. Bu yüzden hep yorgunlardı. Yaşamıyorlardı…

Cemal değiştiremeyeceği ve kabul etmesi gereken şeylere karşı takındığı tavırla geçirdi aklından bu düşünceleri. Hep söylediği gibi, “yapacak bir şey yoktu”… Dünyayı değiştiremezdi. O da dünyayı değiştirmek yerine dünyasını değiştirmeye karar verdi. Ve başladı hayal kurmaya… Yaralarına şifa olacak o şifa güzelini getirdi aklına. İsmini anmaya çekinirdi. İsmini anarsa hayalinden kaçıp gider diye korkardı. O şifa güzeli ne zaman aklına düşse, Cemal’in yüzünde çiçekler açıyordu. Yüzü gülen çiçekler… Bir kere amcaoğluna anlatmıştı o şifa güzelini.

-Ya amcaoğlu bir insan bayram sabahı gibi güler mi? İşte öyle gülüyor. O her güldüğünde yeminle mahallenin bütün çocuklarını sıraya dizip çikolata dağıtasım geliyor yaav!

Şifa güzeli aklına düştü ya.. Yine yüzünde çiçekler açmıştı Cemal’in. Gülerek söylendi.

” Şu hayal kurmak ne güzel, insan bedavadan mutlu oluyor…”

Aklında koca dünya, gönlünde şifa güzeli, kulaklarında annesinin ölüm kokan sesi, etrafında karınca sürüsü gibi gezinen yığınla insan arasında, yağmurun altında, yürümeye devam etti Cemal.

Tek başına…

 

Onur ORUÇ

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Bir yorum girin
Adınız

Exit mobile version