Bir Cennet, Bin Suikast: Hasan Sabbah

Yalnızca bir adamın ismi, kaç hükümdarın dizlerini titretebilir?

Nice hükümdara endişe veren, gücünü tüm dünyaya duyurup insanlığa korku salan Hasan Sabbah, 1034’de İran’da doğdu.

Üstün zekaya ve stratejik bir yeteneğe sahip olan Sabbah, dini eğitimini aldığı esnada İsmaili’li bir refikle karşılaşır. Bu karşılaşma hayatının dönüm noktası olarak biliniyor. Öte yandan birçok vakanüvis, Sabbah’ı şu sözlerle tanımlar: “Keskin zekâsının yanında, astronomi, büyü, aritmetik ve daha birçok alanda bilgi sahibidir.”

Elbette ki bu sözler Hasan Sabbah’ı tanımlamak için kifayetsiz kalır. Hırslı, istikrarlı ve istediği her şeyi kuşkusuz elde eden bir liderden bahsetmekteyim. İki oğlunu, sırf tarikat görüşlerine aykırı davrandıkları için gözünü kırpmadan öldüren bir diktatör…

Hasan Sabbah, Mısır’da gördüğü eğitimden sonra İran’a döndüğünde, bilgeliği sayesinde kendisine körü körüne inanan geniş bir halk kitlesi yarattı. 17 yaşında tanıştığı İsmaili mezhebini yaymak, insanlığa yaşatmak için tarihe damga vuran birçok eylemde bulundu.

O dönemler Hasan Sabbah’ın, Ömer Hayyam ve Nizam’ül Mülk ile olan arkadaşlığı herkes tarafından bilinmekteydi. Rivayete göre, bu üç arkadaş aralarında bir anlaşma yaptı. Hangisi iyi bir mevkiye gelirse, diğerleri ona saray hususunda yardım edecek ve fikir verecekti. Düşünüldüğü gibi, Nizam’ül Mülk sarayda vezir olmuş ve Hasan Sabbah’ı da yanına aldı. Fakat Hasan Sabbah, bulunduğu mevkiden hoşnut olmamış; daha yüksekleri hedeflemişti.

Sabbah, çalışmaları ve insanları kendine çeken büyülü zekasıyla sarayda bir hayli dikkat çekmişti. Bulunduğu konum gün geçtikçe yükseliyor, inananların ona olan hayranlığı gittikçe artıyordu. Nizam’ül-Mülk, dişli bir rakibin hemen yanı başında olduğunu, sarayda kalmaya devam ederse bulunduğu mevkiden de olacağını anlamıştı. Ona büyük bir telaş veren Sabbah’a türlü oyunlar düzenlemiş ve saraydan kovmayı başarmıştı…

Dünyanın İlk Suikastçi Tarikatı: Haşhaşiler

Sabbah, Mısır’a kaçtığı sırada haşhaşın etkilerini öğrenmiş ve oradan Suriye’ye geçmişti. Selçuklu hükümdarı Melikşah ve Nizam’ül-mülk için büyük bir intikam yemini ederek ayrılan Hasan Sabbah, Şahrud vadisinde, ulaşılması güç bir kartal yuvası olan “Alamut Kalesini” mesken tutmuştu. Kale, daha önce Zeydiler’den Mehdi tarafından, Selçuklular’dan alınmıştı. Hasan Sabbah, o bölgede hayat süren halkı ve Alamut’da yaşayanları kendi safına doğru çektikten sonra, 4 Eylül 1090 tarihinde gizlice kaleyi ele geçirdi. Bazı İranlı tarihçilerin iddialarına göre; Mehdi’ye 3000 dinar altın değerinde bir senet verdiği de söylenmektedir.

Rivayetlere göre, Kale: Deylem krallarından biri tarafından inşa edilmişti. Kral, kartalını salmış ve kartalın konduğu yere bir kale yaptırmıştı. Bu nedenle Alamut Kalesine “Kartal Yuvası” denilmekteydi. Bazı kaynaklara göre de “Cezalandırma Yuvası” olarak bilinmekte.

Hasan Sabbah’ın oluşturduğu tehditlerden dolayı Nizam’ül-Mülk, seneler sonra Alamut Kalesi’ni 4 ay kadar kuşatmış ve Sabbah’a meydan okumuştu. Fakat bu eylemini başarısız bir şekilde sonlandırdı. Bir süre birbirlerine karşı süren ölüm tehditleri devam etti… Nizam’ül-Mülk, bir gün adamlarıyla beraber çadırına doğru giderken, bir Alamut fedaisi tarafından öldürüldü. Tarih boyunca bunun, Hasan Sabbah’ın emriyle gerçekleşen bir suikast olduğu düşünüldü ve bu yüzden bazı kaynaklarda “tarihin ilk siyasi cinayet azmettiricisi” olduğu vurgulandı…

Sabbah, tüm dünyaya korku salan bir güce ve büyük bir suikast ekibine sahipti artık. Fedailer, hedeflerini özellikle toplum içerisinde, herkesin görebileceği bir yerde, boyunlarına zehirli bir hançer saplayarak öldürürlerdi. Ayrıca o dönem yakalanan hiçbir fedai olmamıştı; çünkü yakalanan kimse, hançeri önce hedefindeki kurbana, daha sonra ise kendine saplardı.

Peki bu fedailere neden “Haşhaşiler” deniyordu?

“Haşhaşiler” dendiğinde akla ilk gelen “Yerüzündeki Cennet” olur. Rivayetlere göre Haşhaşiler, diğer tarikatlerin aksine ‘yaşarken cennete gitmek’ vaadiyle yetişiyorlardı.

Bir diğer rivayete göre; fedailer haşhaşla mayıştırılıyor ve uzun taş bir yolda (yolun her iki tarafı sütle basılmış ve kurutulmuş haşhaş tütsüleri ile bezenmiş bir hâlde) ilerliyorlardı. Gözlerini açtıklarında kendilerini, birbirinden güzel hurilerin, rengârenk çiçeklerin, dünyanın dört bir yanından getirilmiş lezzetli nimetlerin, kadeh kadeh şarapların ve mis gibi kokuların olduğu bir yerde açıyorlardı. Ve orayı “cennet” sanıyorlardı. Cennetin lezzetini tadan fedailer tekrar haşhaşla uyutularak odalarına götürülüyor ve gözlerini açtıklarında ise büyük bir hasretle yanıp tutuşuyorlardı. O eşsiz cennete tekrar gidebilmek için Hasan Sabbah ne emrederse onu yapıyorlardı. Lakin o cennetin hemen yanı başlarında olan kadim Deylem bahçelirinin olduğunu ve Hasan Sabbah tarafından yaptırıldığını bilmiyorlardı…

Hasan Sabbah’ın çok güçlü bir savaşçı olmasının yanında, fedailerin de çok ağır bir eğitimden geçtiği, birçok tarihi kaynakta yer alır. Sabbah’ın korkusuz militanları ancak o zorlu eğitimleri geçtikten sonra gerçek bir “Fedai” olabilirdi. Savaş stratejilerinin yanında İslam, güzel sanatlar, tarih, coğrafya gibi alanlarda da eğitimler görüyorlardı. Bir rivayete göre; Hasan Sabbah’ın kalesini ziyarete gelen misafirlere hem gösteri olsun diye hem de Sabbah’a olan bağlılıklarını göstermek için, üç fedai yüksek bir tepeden Sabbah’ın işaretiyle tereddüt etmeden atlarlar. Bu görüntü gelen misafirleri çok etkiler. Yaşanan korkunç gösteriler, tarikatta haşhaş kullanıldığına dair kanıt niteliğinde gösterilen en büyük örneklerden biri diyebilirim.

Böylelikle Hasan Sabbah, dünya üzerinde hiçbir zaman unutulmayacak kanlı suikastlere, büyük bir iktidara ve tarih kitaplarına damga vuracak bir mevkiye sahip oldu…

Mayıs 1124’de ise hastalanıp yatağa düştü. Ölümünün yaklaştığını hisseden Sabbah, halefi olarak Lemeser Kalesi komutanı Kiya Buzrug Ummid’i seçti. Ebu Ali’yi de misyonerlik faaliyetlerinin başına getirdi. Sabbah’ın ölümünden sonra da, suikast örgütü kanlı eylemlerine devam etti. Hasan Sabbah, Mezopotamya’da büyük bir örgüt ve siyasal güç bıraktı. Korkunç tarikat, Moğol istilası yıllarına kadar ayakta kaldı. Günümüzde hâlâ var olduklarına dair söylentiler devam etmekte, belki de bir yerlerde, yeni bir kalkınmanın hazırlığı içerisinde; ikinci bir Hasan Sabbah’ın doğuşunu bekliyorlardır.

Kaynak: Wikipedia

Gülsüm Özalp
Ben Gülsüm. Edebiyatçıyım. Yaklaşık bir yıldır 24Okur ekibiyle çalışıp, editörlük yapıyorum. Aynı zamanda felsefeye ilgim var.