Bana Bakma, Bana Gel

Yapraklar terk ettikçe ince dallarını, güneş de merhametli rengini eksiltir oldu yeryüzünden. Asi rüzgarlar henüz iliklere işlemese de, zemheri çanlar çalmaya başladı aheste aheste. İnsanoğlunun kalbinin soğukluğu kaldırımlara düşmeye meyletmeye başladı. Bu meyil herkese ayrı bir dert getirdi. Kimisi sobasına atacağı odun, kömürü düşünürken, kimisi de ‘’Yeni aldığı kazağıma hangi mont daha çok yakışır’’ın derdiyle mağaza mağaza, site site kıyafet aramaya başladı bile. Ee tabi kolay değil kırmızı kazağına yakışacak bir mont bulmak. Hem rengi içine sinmezse nasıl giysin o montu? Rezil olur arkadaşlarına sonra. Sosyal medyaya atacağı fotoğraflar ya güzel çıkmazsa? Büyük dert…

Onlar orada bunu düşünedursun biz sizinle kışa başka bir pencereden bakalım biraz, hemen yanıbaşımızda duran ama bir türlü görmediğimiz ve göremediğimiz bir pencereden. Belki de görmek istemediğimiz… Sokak penceresinden…

Ülkemizde aşağı yukarı 70 bin insan sokakta yaşıyor. Tabi bu bilinen sayı. Kim bilir bu sayı belki çok daha fazla. Herkes bu hayata aynı şartlarda başlamıyor maalesef. Kimisi doğduğu ilk gün sokağa atılıyor, kimisi gençlik hevesatıyla evden kaçıp sokaklara düşüyor, kimisi de herkesi karşısına alarak hayallerinin peşinden giderken kendini sokaklarda kimsesiz bir halde buluyor. Ve daha birçok sebep… Bu sebepler ayrı bır tartışma konusu. Toplumun temel taşlarıyla ilgili olan bu konuyu başka bir yazı dizisine bırakarak asıl konumuza geri dönüyorum. Bu insanları neden görmüyoruz veya neden görmek istemiyoruz? Hangi kapıyı çalsak misafir olabileceğimiz bir toplumdan ne ara bu kadar bencil bir topluma evrildik? ‘’Bir insan acı duyuyorsa canlıdır, başkasının acısını duyabiliyorsa insandır’’ diyor Tolstoy. Biz neden insan olmaktan bu kadar kolay vazgeçtik? Hangimiz sahip olduğumuz her şeye sadece kendi kudretimizle sahip olduk ki şimdi hayatın tokadını biraz fazla yemiş olan insanları elimizin tersiyle itiyor ve onları çaresizliğe ve yalnızlığa terk ediyoruz. Sıcacık odalarımızda, peluş battaniyelerimize sarılırken hangimizin aklına zevk aldığımız bu şeyin bir insanı belki de ağlattığı geliyor? Burun kıvırdığımız bir tas sıcak çorbayla bütün günü idare etmek zorunda olan insanların kaçımızın akıl dağarcığında yeri var? Buz gibi bir havada kaçımız yıkanacak sıcak su bulamamanın ne demek olduğunu biliyoruz? Ve daha birçok bunun gibi vicdan yoksunu, empati yoksunu cümleler…

Sen, ey dolabında sayısız kıyafet olmasına rağmen her kıyafetine kombin yapan kişi! Gel de bu kış insanlığını yeniden hatırla. Hatırla anne karnından üryan çıktığını ve sana bir beyaz örtünün yettiğini ve göçerken bu dünyadan yine aynı beyaz örtüye sarılarak gideceğini.

Yazımı, hayatının 35 yılını sokaklarda geçirmiş 62 yaşındaki A.  Arslan’ın yüzümüze tokat gibi çarpan cümleleriyle son vermek istiyorum. ‘’ Siz görmek istemeseniz de biz varız. Bana bakma, bana gel.’’

Evsiz A. Arslan’ın hayat hikayesini dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=UUe35ZTBBGA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir