Aitsizliğin Öyküsü

Duvar

Huzursuz bir gündü. Güneş, tüm gün bulutları arasında keyifsiz keyifsiz dolaştı. Günün bitmesine yakın güneşin suratı asıktı; kızıllığıyla batmaya doğru ilerliyordu. Yeterince güneşin sıcağından nasibini almış duvarsa vah vah, çok yazık!.. Kavurulmuş, ellenmeyecek kadar ısınmıştı. Şu saatlerde hava ısısını kaybediyor, duvar soğumaya koyuluyordu. Bedenini çevreleyen bahçede ne ararsanız vardı. Gözünün içine içine çiçek yaprakları, sarmaşıklar ve ağaç dalları sokuluyordu. Duvar, bir güzelliğin boğucu elleri tarafından boğazlanıyor, nefesi kesiliyordu. Bu kadarı onun için fazlaydı, tıklım tıklım dolu bahçede kalabalıktan bunalmıştı. Bu kalabalık yorgun ve karmaşık hissettirmişti. Kendine ne yer, ne de kafa dinleyecek bir an bulabiliyordu. Ansızın ağacın bir tanesine kuşlar konuyor, sabahtan akşama kadar cıvıldamaları başını şişiriyordu. Duvarın sabır taşı çatlamak üzereydi. Yer yer gövdesindeki bu çatlaklar korku ve endişeyi doğruyordu. Yıkıldığında büyük kayıplara yol açacaktı. Harabesinin altında ezilenlerin vay haline! Yine de ayakta durmasını biliyor; bu fedakarlığı, sessizliği ve sakinliği etraftakilerin takdirini kazanıyordu. Her ne kadar güzellikleri gövdesinde hissetse de bu kadar mahreminin meşgul edilmesini kimse istemezdi. Duvar dayanıyordu. Dayanmazsa hakaretlere maruz kalacaktı. ‘Hay senin gibi duvarın!’ sözü altında ezilecek ve harebe olacaktı. Gururuna yediremezdi; yağmura, güneşin kavurucu sıcaklığına ve üzerine üzerine gelen bitkilerin boğuculuğuna sabır ediyordu. Bedeni kırmızı tuğlalarla inşa olmuş fakat yıllardır içi rüzgarın ağaç yapraklarını savurunca ortaya çıkan bağrış çağrış sesleriyle dolmuştu. Bütün gün hiç es yoktu; güneş yine tam tepede en sıcaklarını duvarın tenine yağdırıyordu. Duvar direndi, güneşe birebir maruz kalmaktan kurtulacak bir varlık aradı. Yanı başında duruyordu, gözlerine ilişti. Şefkatli, etraftakilere merhamet ve güven veren ağacın gölgesine yanaştı. Sevindi, ağacın gölgesi bedenini adeta okşuyordu. Kavrulan ve yanan yerlerine derman olmuştu. Bahçedeki bitkilerin üzerine gelmesinden yakınıyordu fakat bu ağacın hürmetine sitem etmekten vazgeçti. Saatlerce güneşten kavrulacağı yerde bir kurtarıcı gövdesini siper etmişti. Kendine huzurlu yemyeşil bir dost edinmişti. Dostunun yapraklarının mevsimler boyunca renk değiştirişini koynunda hissedeceği günlere üzüldü. Tüm güzelliklerin arasında bir his sizi boğar ve nefesinizi keserdi. Bu his aitsizlik, aitsizlikle beraber göğsünüzde yükselen yalnızlıktı. Ve zaman su gibi akıp gittikçe ezilir ve kavrulurdunuz. Bütün gerçeklikte yüzleştiğiniz vakittir bu vakit. Bir duvar gibi hareketsiz, müdahalesiz kalırsınız. Kıpırtısız duvarsınızdır; üzerlerine gitmek elinizden gelmez. Onlar sizin üzerinize gelir, müdahale ettiklerinde hayatınızı şekillendirirler. Ne aldığınız nefesten tat alırsınız ne de iki cümle kelam söylemekten. Sıkış pıkış ruhunuzu istedikleri gibi yönlendirirler ve sadece kaybettiğiniz benliğiniz oluverir.

5 duyu organlarımla gözlemlediklerimi edebileştirirken kısa ve öz kalmakla idare ediyorum. Sanatsal yönüm, gündelik yaşantılarım içinde ağır basıyor ve bu şekilde bir şeyleri kaleme alabiliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir