Adını Sen Koy

Dolunayla konuşuyordum dün gece. Bedeli ödenecek çok senet varmış. Niyaz ettiğim ustaya gittim. Borç istedim. Yok, olmaz dedi. Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa, ne cevap verecektim. Mahşer günü yakındır diyenlerin yarım kalmış kullukları vardı. Öyle içten söyledi ki çok utandım. Koşmaktan dinlenmeye vakit olmuyordu. Ağladım durdum bütün gün. Hâlâ ibret almayanlar arkamdan konuşuyorlardı. Size bir adres vereceğim. En yakın kalbe gidin! Ne kalbi ya hu? Deli misin sen? Yok, efendim ben deli değilim illa deli diyeceksen ayna bakmanı tavsiye ederim. Beklemek yoruyor insanı. Söylemeyi unuttum sandım bir anda asıl olan çenen yorulana kadar konuşmak… İçimden ne geldiyse söyledim hepsini. Oh! İçim rahatladı. Güzel sözler söyleyip mutlu ettiysen yanlış yapmadın endişelenme! Ama sana, bana bakan sol yanı parçaladıysan uzak olasın… Dere vardı evin yakınlarında. Oraya gittim gördüğüm sandal için çok dua ettim. Seni buraya koyana şükürler olsun. Sandal için mutlu oldum. Evet! Şaşır bakalım.

Yüzün gülsün!

Çünkü o sandala sevdiklerimle ve hayallerimle binmiştim. Peyami Safa olsaydı eminim gurur duyardı. Çevremdeki insanlar çok kıskanç ve bir laf verme telaşı var nedendir bilmem. Neyse ki okuduğum ve okutacağım kitaplar için umutluydum. Dün de yarındı, bugün de. Sabahattin Ali ile her gün konuşuyorum. Onda böyle bir şey yoktu. Yüzüme hep gülerdi. İnce ve hassas bir adamdı. Üç kuruşluk hesapların peşinde koşmayan insanlar arıyorduk her geçen gün. Gıyabımda bir şeyler geldi kulağıma. Ah be kardeşim biraz kendin olsan fena olmaz mıydı? Sayısız olayın içinde ne oldu derlerse “hiç” dersin sen de. Yıldırım gibi “dik dur” insanların karşısında yoksa başında yumurta kırmaya kadar gider senin mesele. Gücüne gidecek bir hâl yok. Dünya kendine biçilmiş kaftan arıyor sadece.

Anlamlı yaşa ve yaşat!

Ben anlamsız bir çağdan geldim. Bizim köyün meftunu olsaydı ben bu hâle düşmezdim, elimdeki saksı da üzüntüden “kırılma korkusu” yaşamaz rahat bir nefes alırdı. Merve ile sohbetimizde, bu yolda ayağına taş batmadan, Peyami Safalarla tanışmadan yürümek nasıl bir duygudur sence derken bakışlar her şeyi anlattı. Ay yere düşerse Merve çok üzülecekti. Kendimle oturup bir plan yaptım. Sokağın ortasına çocukken oynadığımız rakamları yazdım ve sonra taşı koyup zıplayarak güneşi evine gönderdik… Arda kalan bir toprak ve ciğeri susuzluk çeken bir ağacın gölgesinde sabahı buluyorum. İçimden geçen karşıki dağlar, köşemde eskiden kalma gaz lambasıyla pencere keyfi yaparken sedir ağacının susuzluğunu gideriyorum.

Sedir ve Çınar ağaçları kıymetli ağaçlardır.

İnsanın sevdiği kadar ağaç da toprağı seviyordu. “Canım istedi, yaptım” değildi vurulduğu yer. Dibinde biten yabani otlar için kök salmak lazımdı. Bir kere gel şu kapıya! Dilber de yoğun duygular besliyordu çünkü, kalbine gülden salıncaklar yapıyordu. Merve de papatyadan çekmece yapmakla meşguldü, sevgimizi saklamak için… Haydi sen de gel! Ben de sana çınar ağacı diktim kapının önüne. Koca çınarın altında çardakta oturalım. Usulca kahvelerimizi yudumlayıp çınarın neşesini başımızdan aşağı yağmur gibi yağdıralım istiyorum.

Uykum geldi şimdi. Sabah, iki gün sonra saat 10:00‘da çınar ağacıyla ile sedir ağacın birleştiği çardağımızda buluşuruz.

5 Comments

  1. Dilber Taş Cevapla

    Gönlü güzel kokanımdan güzel bir yazı okudum kalemine yüreğine sağlık…

    Uykum geldi şimdi. Sabah, iki gün sonra saat 10:00‘da çınar ağacıyla ile sedir ağacın birleştiği çardağımızda buluşuruz.

    İnşallah nasip olur diyelim???

  2. Merve Alıcı Cevapla

    Ayşe’de tükenmez ümit kalemiyle; sevginin filizini, kelebeğin kanatlarındaki mutluluk çırpınışlarını, dostluğun derin kökleriyle sarılmış serin gölgesindeki buluşmanın sonsuzluğunu yazarmış. ?

    Sabah, iki gün sonra saat 10.00’da… Bekleyeceğim! Daima… Yüreğine, emeğine çiçek. ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir