Sokağın Karanlık Yüzü

Top sahasındaki maçımızı bitirdikten sonra en yakın olan evin bahçesine gidip su için izin istedik. O adını hiç bilmediğimiz teyze her zamanki gibi çıkıp bize “İçin oğlum için,” dedi. Sıra nihayet bana gelip suyumu içince, eve gitmeden önce biraz soluklanmak için kalenin arkasındaki kaldırıma oturduk. Aradan beş on dakika geçmişti ki birkaç arkadaş kalkıp yine sahanın yukarısındaki avluya girdiler. Buna çok şahit olmama rağmen gidip girmeyi hiç düşünmedim ama bu sefer girecektim.

Evlere dağılmaya başladığımızda ben de kalktım ve o avlunun önüne geldim. İçeride altı yedi kişinin sesi geliyordu ancak uzun çitlerle çevrili olduğundan içerdekileri göremiyordum. Kapının önünden sesini duyup tanıdığım Ümit’e seslendim. Kapıyı açtığında, bana olan muhabbetinden dolayı, orada olmamı istemediğini belli eden bir yüz ifadesiyle beraber, içeri girmeyi istediğimi gösteren bir hal takınmış olacağım ki beni içeri buyur etti.

Avluya girdiğimde ilk fark ettiğim şey yoğun ve kasvetli havasıydı. Biraz sigara dumanı biraz da havanın kararmaya başlaması sebebiyle içeridekileri görmem için biraz ilerlemem gerekti. Avlunun solunda taraçasıyla küçük bir ev, karşısında dikdörtgen bir ardiye, avlunun arka kısmında birkaç harbe ve avlunun tam ortasında amacına da uygun düşen kırmızı bir örtüyle örtülü masa. Masanın etrafında dördü sandalyede ikisi yandaş olarak ayakta benle beraber yedi kişi var.

Masanın başında Rüstem, sağında Burak, solunda aynı zamanda ev sahibi olan Hasan Ali, önündeyse bana kapıyı açan ve ortamda tek samimi olduğum arkadaşım Ümit var. Ben vardığımda masadaki ve etrafındaki herkez Rüstem’in çektiği nutuğa kulak kesilmiş dinliyorlardı. Rüstem, hararetli bir şekilde pokerin kurallarını ve bazı incelikli ayrıntılarını anlatıyordu. O gün için ne anlama geldiğini bilmediğim birçok sözcük uçuşuyordu havada. Rest, blöf, pas, flash royel, kent gibi terimleri kah yalnızca sözcüklerle kah uygulamalı olarak profesyonel bir edayla anlatmıyor, resmen edebiyat yapıyordu! Konuştuklarının ne anlama gelmediğini anlamayan ben bile hayranlıkla dinliyordum.

Sigara dumanıyla gözlerim yaşarmaya başlayınca aklıma ne zamandır burada olduğum geldi. Herhalde çeyrek saat olmuştur düşüncesiyle saatime baktığımda bir saate yakın oladuğunu gördüm.

Küçük bir avlunun içinde, etrafını bir düzine gencin çevirdiği kırmızı bir masada oynanan pokerle ortamın Lotus Kumarhanesi’ne dönemeyeceğini sanmayın. Orayı yöneten şeytanla burayı yöneten farklı mı sanki? Bu düşünceler içinde çıktım oradan.

Dışarıdaki hava sanki daha aydınlık, daha temizdi ve daha özgürdü. İçeride insan fiziken hapsolmasa da, uyum göstermek için orada durulması gerkiyordu. O sigarayı içip o kartları masaya çarpması gerekiyordu. Aksi halde toplumda gerçek bir birey olamayacağını düşünüyordu herhalde! Zira bunun başka bir açıklaması yok. İnsan niye orada durup kendine bu işkenceyi yapar ki.

Bunların farkına varınca (en azından o dönem için bir kısmının) o avluya, sokağın karanlık olan o bölgesine bir daha gitmemeye karar verdim. O avluya girenlerin öncesiyle, oranın müdavimi olduktan sonrasını bildiğim kişilerin halleri hem madden hem manen çok farklıydı. “Kötülüğün anası içkidir,” derler. Ben gördüklerimden sonra tüm bu kötülüklerin başlangıcının gençlerin ahlaklarının bu gibi yerkerde bozulmasıyla başladığına inanıyorum. Ve inanıyorum ki her mahallede bu gibi sokağın karanlık yüzleri var. Biz onları aydınlatmadıkça geleceğimiz olan genç nesilde aydınlanmayacaktır.

Sakarya'da oturuyorum İstanbul'da okuyorum. Okurum umarım bir gün yazar da olurum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir