Kayseri’den Mektuplar: Taş Konakların ve Bozkırın Edebi Yankısı

☕ 16 dk okuma

Kayseriden mektuplar, edebiyat ve düşünce dünyamızda derin izler bırakan, bireyin varoluşsal sorgulamalarına ve hayatın çok katmanlı anlamına ışık tutan en kıymetli konulardan biridir.

Selamların en güzeli senin üzerine olsun Nergis’im. Gardan ayrılırken ki döktüğün gözyaşların kalemime mürekkep, kurumuş kalbime bereket oluyor. Döktüğün gözyaşları yere değil gönül kabıma dökülen vuslat yağmurlarıdır. İşte sana vuslatımızı başlangıcı visalimizin gerçekleşeceği yerden Kayseri’den ilk mektubumu yazıyorum. Devletteki işlerim biter bitmez seni de Kayseri’ye yanıma aldıracağım, vurgun olduğum gözlerinin akına kavuşacağım. Kayseri Garı’na ayak basar basmaz ilk gördüğüm kişiye adresi sordum, sağ olsunlar kiraladığım evin semtini hemen bulabildim sayelerinde. İstanbul gibi değil Anadolu. Dünya için de dünya aramıyorsun. Mahalleye geldiğimde ayda bir geçen yük treni beni karşılayan ilk şey oldu. Treni gören çocuklar ise beni görmeden, upuzun yoncalık ekili araziyi yararak treni izlemeye koşuştular. Bir iki tanesi hızını alamadan muhtara çarpsa da muhtar muhsin birine bezediği için başlarını okşayıp gönderdi. Muhtarla bu yoncalıklara bakan Bekir Ağa’nın evinin önünde tanıştık. Kadirşinas birisi kiraladığım evin evraklarını ve birkaç pürüzü hemen halletti, kiraladığım evi bana göstermek için giderken biraz bana mahalleyi anlattı. Hafif bir kekelemeyle: “Şu ilerde bu yoncalıkları sulamak için kullanılan büyük bir havuz var, ayda bir Bekir Ağa onu doldurur, yoncalıkları sular. Aslında bu arazi bahçıvan Camgözün’dür. Bekir Ağa sadece bakımıyla uğraşır, aşağıda ise yağmur sularının oluşturduğu nehir vardır. Evler genellikle bahçeli müstakildir. Evlerin en başındaki caminin bitişiğindeki ev senin kiraladığın evdir,” dedi. Bahçesi güzel işlenir, bilirsin enerjim fazladır benim. İlacım da topraktır Nergis’im. Eve girdiğimde pek şaşırmadım, oturma odasında perdelerin üstünde bir Kelime-i Tevhid levhası, bir soba, ona paralel iki tane kanepe var. Yolun yorgunluğunu atmadan önce bana evi gösteren, mahalle ve mahalle sakinleri hakkında bilgi veren muhtarı yolcu ettim. Sonra kanepeye oturayım derken kapı çaldı kapıyı çalan Afife Hanım’dı. Bu kadın, ismine yakışır bir insan. Bu kadının gözlerinden Anadolu’nun berraklığını, tecrübesini, biraz asabiyetini görüyordum. Beni yufka ve çökelek yemeye davet etmedi, direkt çağırdı. Onun peşine takılıp evine doğru gittik, giderken komşulara yeni kiracısı olduğumu söylemeyi ve avam diye tabir edilen insanlara selam vermeyi de unutmadı. Hepsinin kalbinde İslam sevgisinin olduğunu ama bilgi kıtlığı yüzünden öğrenemedikleri sevginin esefi vuku buluyordu yüzlerinde. Afife Hanım ile bahçesinde muhabbete başladık. İstanbullu olduğumu öğrenince denizi hayatında hiç görmediğini, Eyüp Sultan Camisi’nde bir namaz hasretiyle yanıp tutuştuğunu defalarca söyledi. Ben bir yandan yol yorgunu karnımı doyururken bir yandan da Afife Hanım’ın sorularını cevaplıyordum. Senden, seneye kalmadan senin de Kayseri’ye geleceğinden, annemden, küçükken kaybettiğim babamdan, nerede okuduğumdan, Afife Hanım’ın çok çektiği kayınvalidesinden konuştuk. Yalnız ismimi duyunca kadın birden ağlamaya başladı. İstemsizce bu narin hanımı ismimle nasıl üzdüğümü düşündüm. Sormaya kalmadan bana anlattı. Meğer kadının Kıbrıs Harbi’nde şehit olan oğlunun ismi de Yaşar Kemal’miş onun bana çok benzediğini fotoğraflarını gördüğümde anladım. Yetim büyümüş o da benim gibi. Sanki Afife Hanım artık benim gözlerimde Kıbrıs’ta kahramanca şehit düşen oğlunu görüyormuş hissine kapıldım, ilk kirayı takdim ettim, yufka için el sağlıklığı ettim, elimi sallayarak eve gerisin geri döndüm. Gözlerimi kapattım, biraz dinlemeye başladım. Dinlenmem bitince sana bu mektubu yazmaya başladım. Sen de bana mektup göndermeyi, İstanbul’un da havasını suyunu katmayı unutma. Cancağızım herkese selamlarımı ilet, gözlerinden öpüyorum sağlıcakla kal.

 
2. Mektup
Bana ilk gönderdiğin mektubuna dokunmak, onu okumak, senin kokunun mektuba sinmiştir diye ciğerlerimin en derin yerine çekmek, her okuduğum da aramızdaki mesafeyi biter ümidi kalbimde yer buldu. Mamafih sensizlik zormuş Nergis’im gözlerine bakmak bana güç veriyormuş yokluğunda,

OKU  Nazım'a

3.mektup
Haftalardır mektubunu postanedeki aksaklıktan dolayı alamasam da ben yine de mektubumu sana yazacağım. Okuluma iyice alıştım. Derste tarihimizi öğrendikçe şahsiyet buluruz, şahsiyetimizi bulunca da her türlü kültürel ve sosyal hatta siyasi ve ekonomik buhrandan kurtuluruz. Sözüm Taş Mektep’in panosuna yazı oldu, bu da beni çok sevindirdi. Bir derste de öğrencilerden biri bana tarihimizde sadakat ve sadakatsizliğe birer örnek vermemi rica etti. Ben de bugünkü konu yerine bu gözleri parlak gencin sorusunu yanıtladım. Sadakatsizlik en büyük bedbahtlık olduğu için ilk o tarihi olayı anlattım. Dedim ki Tarihe baktığımız zaman Viyana’nın kuşatılmasın için Merzifonlu Kara Mustafa Paşa geldi Viyana’nın en üst tepesine çıktı, şöyle bir baktı dedi ki: burası muhasara altına alınacak bir şehirdir kalenin içinde, etrafında da tuna nehri vardır bir tane köprü var bu köprü açılırsa içerideki halk dışarı çıkabiliyor öyleyse biz insan öldürmek istemeyiz. Biz Müslümanız muhasara edelim erzakları bittikten sonra teslim olsunlar kendilerine bir kötülük yapmadan onlara yapacağımız iyiliği yapalım, dedi. Kararı uyguladı muhasara etti. Ancak burada bir köprü var muhasara esnasında buradaki köprü açılmaması lazım eğer açılırsa Viyanalılar dışarı çıkarlar. Onlar Osmanlıyı kuşatırlar onun için köprünün başına çok kuvvetli bir muhafız koymak lazım. En muharip birliklerini oraya koydu ve onların başkanına da tembih etti. Bak dedi: Bu köprüyü açarsan bütün dünya mahvolur. Sana bu kadar önemli görev veriyorum. Viyanalıların rüşvetlerine aldanmayacaksın, diye tembih etti. Buna rağmen Viyanalıların rüşvetine aldandı. Köprüyü bir gece indirdi. Viyanalılar dışarı çıktılar Osmanlı neferleri bir uyandılar ki Viyanalıları kuşattık derken kendilerini Viyanalılar kuşatmış ikinci Viyana kuşatması da böylece başarısızlıkla sonuçlanmış. Eğer ki başlarındaki ağa sadakat gösterseydi 500 milyon Avrupalı 350 senedir cehenneme girmeyecekti belki de biz 350 senedir her geçen gün dağılmayacaktık öğrencilerin gözlerinde Allah’ım ne büyük bir günah Allah cümlemizi muhafaza buyursun o adama affıyla muamele etsin gibi bir acıma belirdi. Bu acıma geçmesi için ve bizim sadakatsizliğe vereceğimiz birkaç örneğe karşılık sadakatli kahraman ceddimizden vereceğimiz örneğimizde çoktur, dedim. Onlardan bir tanesini anlatmaya başladım Napolyon bütün Avrupa’yı fethetti Moskova’yı aldı. Şimdi dünyanın efendisi olması için Osmanlıyı yenmesi lazım Mısır’a çıkartma yaptı İstanbul’a yürümeye başladı. Padişah meclisi kübrâsını topladı ve vezirlerine paşalarına Napolyon üstümüze geliyor ne yapacağız diye sordu. El cevap dediler ki padişahım iki şart vardır bir Napolyo’nun ordusu yenecek bir askeri dâhi. İki Napolyon Avrupa’yı aldığı için çok zengin ondan rüşvet almayacak sebatkar yürek. Biz Napolyon’u yenecek dâhiyi biliyoruz Cezzar Ahmet Paşa fakat rüşvet alıp almayacağını manevi bir şey olduğu için karışmayız. Ona siz karar vereceksiniz padişah Cezzar Ahmet Paşayı çağırdı ve dedi ki: Bütün insanlığın saadeti söz konusu. Seni Napolyon’a karşı orduların komutanı yapacağım yalnız Napolyon Avrupa’yı aldığı için çok zengin, sana ne verirse versin ne vaat ederse etsin kabul etmeyeceğine dair bana söz verirsen seni ordunun başına bu kutlu vazifeye tayin edeceğim. Cezzar Ahmet Paşa kendinden emin Allah’a hamt ve sena ile dedi ki: Padişahım ben Müslümanım emirime ihanet etmem. uygun görürseniz beni emir buyurun, ben bu görevi yapayım. Padişah haşin gözlerine iman dolu kalbine itimat etti, görev verdi ve paşa Napolyon’u denize döktü. Dünyayı bir zalimden kurtardı ve böylece sadakatinden dolayı Allaha şükürler olsun nidaları sınıfta yankılandı. Böylece nice tarihi kahramanımızdan bir kahraman daha öğrencilerimin kalbine bir tohum gibi ektim. Artık Avrupa’yı kendilerinden büyük görmüyorlar biz ne kadar büyük milletiz diyorlar, bu da beni çok sevindirdi. Soruyu soran çocuk ben de ileride tarih öğretmeni olunca bu hikayeyi öğrencilerime anlatacağım deyip teşekkür etti. Bu anlattıklarım için böylece ders ziliyle dersi bitirdik. Bu mektup haftalar sonra sana gelecek olsa da ben iyiyim biraz şifayı kaptım ama Afife Hanım sayesinde hemen atlattım bahçemi de iyice şekillendirdim, bir nergis çiçeğim eksik. yakında sen gelince o da olacak kalın sağlıcakla gözlerinden öperim.

OKU  Hastalık

4.mektup
Haftalar sonra senin mektubun ile uyanmak en tatlı rüyanın başlangıcı gibi oldu. Haceli dayının ölümü ve küçük kardeşinin kolunu kırması derinden üzdü beni. Neyse ki güzel havadisler de yazmışsın, kardeşinin Çapa Tıp’ı kazanmasına abinin İskenderun limanında sonra İstanbul’a gelip bir hafta kalacak olmasına çok sevindim. Neredeyse rüya gibi bir dokuz ay geçirdim Kayseri’de. Ama şu son iki hafta bitmek bilmedi ne kadar da yorgun ve biraz asabi geçirsem de bu iki haftayı Abdurrezzak Hoca ile hafta sonu Kayseri turu yapmak bütün yükümü aldı, sonra evinde sohbet etmek beni kuş gibi hafifletti. Hafta sonu gezdiğimiz yerleri sana yazacağım bu mektubumda.
İlk olarak yolculuğumuza Hunat camiisinde öğle namazı kılarak başladık namazdan sonra duvardaki tarihçesini okumaya başladım. Miladi 1238 yılında birinci Alaaddin Keykubat’ın karısı Mahperi Hatun tarafından yaptırılmış camiye sonradan Mahperi Hatunun türbesini de eklemişler. Cami tam bir Selçuklu mimarisinin izlerini yansıtıyor, taş kapılar ise bunu doğrular nitelikte. Selçuklunun taş işçiliğine en güzel örneklerinden medresesi ve hamamı bulunan bu miras üniversitede bu yazıların bize aynısını söyleyen hocayı hatırlattı. kesme taştan yapılan bu cami yüzyıllardır Allah nidalarıyla birbirine sıkıca kenetlenmiş, biraz tadilata ihtiyacı var dediğimde Abdurrezzak Hoca bizim de bizim de diyerek Allah nidalarını duyan ve hâlâ ümmet olarak kenetlenmeyen Müslümanlara da tamirat lazım diyerek bir sonraki tarihi esere doğru yürüdük yürürken Hunat camiisi’nin önündeki ayakkabıcılardan ayakkabımızı boyattık. Biraz kısa boylu ismi Mehmet olan genç bize iki çay söylemeyi ihmal etmedi. Ayağında kundura türküsü çalan pikabını ve güzel gözlerine selam vererek yolumuza devam ettik. Zeynel Abidin türbesine girmeden önce taş duvarın üstündeki tarihçesini okumaya başladım. Rufai tarikatının ileri gelenlerden olduğunu 15. yüzyılda bugünkü türbenin etrafına birçok tekke, çeşme ve cami yaptırdığını 1414 yılında Kayser’de vefat ettiği şimdiki yattığı türbe girişinde buluna ikinci Abdülhamit Han tuğrası ise türbeyi kimin yaptırdığını okumadan bize söylüyor. Duamızı edip büyüklerimizi andıktan sonra Abdurrezzak Hoca önderliğinde yolumuza devam ettik, Cumhuriyet Meydanı’na serin bir esinti ile girdik, karşımızda tarihi eserlerin en haşmetlisi Kayseri Kalesi duruyordu. Tarihi milattan önce üç’üncü yüzyıllara dayandığını ve düz bir araziye kurulan nadir kalelerden olduğunu, bir seyyahın kitabında okumuştum. eskiden etrafında hanların olduğunu sonra Bürüngüz camiini yapmak için bu hanların yıkıldığını Abdurrezzak Hocadan öğrendim. Sonra ikinci Abdülhamit Han zamanında büyük şehirlere muvakkithane yapılması için ferman çıkınca Kayseri’ye de 1906 yılında bu karşımda ağaçlar içinde on metre yüksekliğindeki saat kulesi yapılmış sonra Gevher Nesibe Hatun medresesi ve şifahanesinin etrafını saran mahallenin içinde soluklandık. mahalledeki telaşın sebebi Cumhurbaşkanı Özal, bu evleri yıktırıyormuş isteyene yeni ev isteyene para veriyormuş. Ne kadar da Abdurrezzak’nın hoca Özal’ı sevmediği yüzünden anlaşılsa da bu yıkım kararını onaylıyordu. Çift medrese olarak adlandırılan sekiz yüzyıl şifa arayanların uğrak yeri olan bizim tıpta, bilimde , mimaride ileride olduğumuzu doğrulayan Gevher Nesibe Sulta’nın vasiyeti üzerine 1205 yılında yapılan bu kültür mirasına doya doya baktım gezdim. Yorucu ve bir o kadar da yüzyıllar arası yoluculuktan sonra soluğu Abdurrezzak Hocanın evinde aldık evi benim kiraladığım eve benzer müstakil bir ev. İçeri girerkenki eşikten geçerken biraz tökezlesem de kendimi içeri oturma odasına sokabildim. Odaya ilk girdiğimde ilk gözüme çarpan Osmanlıca harfleriyle yazan levha oldu. Levhada HESABA ÇEKİLMEDEN ÖNCE KENDİNİZİ HESABA ÇEKİNİZ yazıyordu bir an bulunduğum mekan ve zamandan uzaklaştım sanki. Yıllardır bu söz beni, ben o sözü arıyordum. Karanlık içinde karanlığa girdim ve amellerimi, ahiretimi ,akıbetimi düşündüm. Beni yaratan Hz.Allah’ı ne kadar tanıyor olduğumu aramızdaki sevginin kaynağı manevi miydi yoksa şehvet miydi beni bu sorulardan çıkaran sobanın üstündeki çok kaynadığı için sobanın üstüne düşen su damlalarıydı. İki ince belli cam bardakla selam vererek giren Abdurrezzak Hoca da rahat somyalara oturarak rahat bir nefes aldı. Bir yudum çayla sohbeti başlatan hoca gençlik yıllarındaki anılarını Malatya hadisesine birebir şahit olduğunu Ahmet Emin Yalma’nın gözleri önünde yere düştüğünden ne kadar da buhranlı geçse de okul yılları anarşiye karışmadan mezun olabildiğini anlattı. Biraz da ailesinden bahseden hoca karısını askerdeyken görmeden babasının nişanlamasıyla nişanlandığını ama ona rağmen çınar gibi bir aile kurduklarını, bir çocuğunu küçük yaşta toprağa verdikten sonra Allah’ın onlara bir daha çocuk vermediğini, en sonunda karısının vefatından sonra tek mahpustaki kardeşinden başka kimse kalmadığını üzüntüyle söyledi. Hoca yine her zamanki gibi İslam’ın temeline inmek istiyordu. gençliğini Osman Serdengeçti’nin demeçleriyle geçiren bu çınar onun yazılarındaki gibi mizahşör ama bir o kadar da serdengeçti. İslam dininde ameller, lazım ve müteaddi olarak ikiye ayrılır lazım ameller faydasının kendimize olan müteaddi ise faydası başkasına olandır ve müteaddi ameller daha efdaldir diyerek üstüne İslamda Müslüman kardeşi için çalışmamak yoktur. Herkes Müslüman kardeşi için çalışır. Müteaddi amelleri yapmak için önce nefis terbiyesi gerekir Peygamberinin yolunun nefis terbiyesi, firavunların yolunun nefse esaret olduğunu bilecek Müslüman. kibir kulelerini yıkacak Allahtan umut ile gözyaşı ile bağışlanma dileyecek Hz. Allah da onun pişmanlık kazmasıyla kazdığı kalbinin toprağını içindeki istiğfar suyuyla temizleyecek inşallah. Böylelikle mümin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de isteyecek, onun daha iyi olması için dua edecek ve bunu nefsimize geçirirsek toplumdaki bu bozulmanın önüne geçebileceğiz diyerek çayından bir yudum aldı. Müslüman kabre girmeden önce kabrini yapmalı diyerek yine beni karanlıklar içine soktu. Bu sözleri bu sohbeti düşünerek evime geldim. Bu iki haftada okulun hademesi Rıfkı Efendi’nin gizlice odasında Zeki Müren dinlerken odasına girdiğim için benden utanması, bizim Yahya kemal aşığı gencin bahçe avlusundaki bankta oturan göçmen kıza ben bir göçme kızı gördüm tuna nehri boyunda türküsünün kasetini vermesi beni güldüren hadiselerdi. İki haftadır çektiğim sıkıntı biraz hafiflese de geçmeyecek gibi. Bir iki haftalığına, İstanbul’a geleceğim acısıyla tatlısıyla bitirdim geliyorum. İstanbul’a hülyalı yârime kavuşuyorum az kaldı.

OKU  Kelimeleri Reddeden Bir Kadının Tuşlardaki Çığlığı: Piyano

kayseriden mektuplar edebi ve felsefi incelemesi
Edebiyat dünyası, klasik eserler ve antika divit kalem — Kayseriden Mektuplar

Kayseriden Mektuplar Hakkında Merak Edilenler ve Sıkça Sorulan Sorular

Kayseriden Mektuplar ana teması nedir?

Kayseriden mektuplar, bireyin içsel çatışmalarını, varoluşsal sorgulamalarını ve evrensel insani değerleri merkeze alan derinlikli bir tematik yapıya sahiptir.

Bu inceleme okura ne katar?

Edebi çözümleme gücü kazandırırken modern hayatın getirdiği karmaşaya karşı estetik ve felsefi bir bakış açısı sunar.

Ömer Faruk Yetişir
Ömer Faruk Yetişir
24Okur müzik kültürü ve edebi anlatı yazarı. Geleneksel ezgiler, musiki tarihi ve edebiyatla müziğin kesişim noktaları üzerine estetik metinler üretmektedir.

İlgili Yazılar

CEVAP VER

Bir yorum girin
Adınız

- Advertisement -spot_img

Son Yazılar