Nehirkent: Bâtından Önce Zâhiri Keşifler

Nehirkent’te keşfedilmemiş bir çok sokak, ev ve birtakım yerleşim yerleri vardır. En azından bizim için öyleydi. Bundan dolayı her hafta keşfe çıkardık. Keşif bölgelerimizin bir kısmını vasıflarına göre tasnif etmiştik. Mesela korkunç evler, ıssız yollar, arka bahçeler ve tarlalar bunlardan bazıları. Tarlaların iki dönemi olurdu. Biri hasat dönemi, diğeri hasat sonrası dönem. Tarla keşiflerimizi hasat sonrası dönemde yapardık, zira hasat vaktinde uzunlukları üç metreye kadar ulaşan yarımşar metre aralıklarla ekilmiş çok fazla mısır olurdu. Bu vakit orada Lost oynardık. Fazla uzaklaşmama kaidesiyle tabi.  Bir hasat sonrası tarla keşfimiz de civardaki en yakın tarla olan Hendekli Tarlaları seçtik. Keşif iki büyük, derinliği bir metre, genişliği iki metre, uzunluğunu o günlerde ölçemeyeceğimiz kadar uzun olan iki hendeği geçmekle başlardı. Hendeklerden sonrası tehlikeli bölge olup büyük köpekler ve yabancı insanların bölgesiydi. Dolayısıyla temkinli çıkmalıydık. Çatı üstünde planımızı yapıp evlere malzemelerimizi hazırlamaya geçtik. Çıkınımın içine bir miktar atıştırmalık piknik bisküvi, bir miktar içecek su ve meşrubat koyup İnciraltı’nda buluşmak üzere çıktım. Birkaç dakika sonra Usta kurt ile Sinsi kurtta çıkınlarını hazırlamış bir şekilde geldi.

Hendekli Tarlanın ikinci durağı Ulu Çınar

Yola koyulmaya hazırdık. Isırgan geçidinden büyük kapıya geldik. Hendekli Tarlaya genelde buradan geçerdik.  Kapıyı biraz zorladıktan sonra açıp tek tek geçtik. Hendeklere geldiğimizde içimizde bir heyecan vardı. Daha önceki birkaç denememizde köpeklerin saldırısına uğrayıp son anda kaçmıştık. Yine aynı şey olursa diye yükümüz hafifti. Köpekler çok hızlılardı, ancak biz yavru kurtlar korktuğumuz zaman olağanüstü bazı şeyler sergileyebiliyoruz. Neyse, hendek artık görünmeyecek kadar arkamızda kalmıştı. Yavaş yavaş sona yaklaştığımızı hissediyorduk. Bir yandan da hayal kırıklığına uğramıştık, bir şey bulamamıştık zira. Ta ki Usta kurt şaşkın bir edayla bizi çağırana dek. Birkaç metre ötemizde yere diz üstü çökmüş yüzünde hayret ifadesiyle bir şeye bakıyordu. Yanına gittiğimizde elinde bir beze sarılmış belli ki önündeki kuyuya ait kapağı tutuyordu. Kuyunun ağzı on beş santimetre genişliğindeydi. Yani çok büyük değil. Garip olan şey içinden çıkardığımız bir çeşit pusulaydı. Üzerine kanla (kırmızı olduğu için biz kan olduğuna inandık) bir şeyler yazılı olan bu pusula bir yere işaret ediyordu. Onu daha sonra incelemek üzere kenara koyduk ve üçümüz birden kuyuya eğildik. Kuyunun içinden ses geliyordu. Hafif dalgalanan, sesinden miktarının hiç de az olmadığı anlaşılan su sesiydi bu. Bir anda kafamıza dank etti. Bulunduğumuz tarla parçası suyun üzerinde nasıl duruyor? Ya o içinden çektiğimiz pusula bir tür bubi tuzağıysa? Ya şimdi çökerse? Dehşete kapıldık ve hemen pusulayı yerine koyup kapağı taktık ve eskisi gibi bezle sardık. Koşabildiğimiz kadar hızla koştuk. Çünkü hala oranın her an çökebileceğini veya daha korkuncu elimize aldığımız o kanlı pusulanın bir lanet olup cinlerin bizi alıp götürebileceğini sanıyorduk. Koştuk koştuk. Nihayet büyük kapıya geldik. Tüm gücümüzle açıp Isırgan geçidinden İnciraltı’na geldik. Bir yandan soluk soluğa kalmış bir yandan da az önce yaşadığımız korku dolu andan tir tir titriyorduk.

İnciraltı üssü (temsili)

Aslında bu tür maceralardan çok hoşlanırdık. Zira üzerine haftalarca konuşabileceğimiz olaylardı bunlar. Hendekli tarladaki bu keşif, “Kanlı Pusula Keşfi” olarak kayıtlarımıza geçmişti. Tabii ki üzerine uzun uzadıya konuştuk; o pusulanın ne anlama geldiği, kuyunun altındakinin gerçekte ne olduğu, onu oraya kimin koyduğu ve en önemlisi bir daha gidip gitmeyeceğimiz. Sonunda şunlara karar verdik; pusula bir hazineye işaret ediyordu, o kuyunun içindeki petroldü; dev bir petrol kuyusu, oraya o pusulayı koyan kimse onu kendi kanıyla lanetlemişti. Tabi ki de oraya bir daha gitmedik. Aslında bir kere niyetlendik ama sonra ne olduysa vazgeçmiştik.

Şimdi düşünüyorum da kendimizi keşfetmeden etrafı keşfetmeye başlamıştık. Aslında kendimizi de bu keşifler sayesinde keşfettik diyebilirim. Neler öğrendiğimizi, nelerden korktuğumuzu, neleri sevip neleri sevmediğimizi bu şekilde yaşayarak anlıyorduk bir nevi. Bazen sınırları aşıp ne olabileceğine bakıyorduk. Bazense bize öğretilenlerin ne kadar doğru olabileceğini sınıyorduk. Tabi sonuçlarına katlanarak. Bu yüzden ileride, küçük insanlara öğretilebilecek en büyük şeyin yaptıklarının sonucuna katlanmak olduğunu düşünecektim. Çünkü o zaman işin sonunu kestirip etrafına en az zarar vereni tercih edebilir, (u)yarama(kla)z(ım)lık bir iş yaparken.

Tom ve Huckberry’ninkileri aratmayan maceralarımız devam edecekti. Şimdi düşünüyorum da yolları Nehirkent’e, en azından bizim nehir kentimize düşseydi, Twain’in kitaplarında Pazaradası’ndaki Yavru Kurtlar da geçerdi…

Sakarya'da oturuyorum İstanbul'da okuyorum. Okurum umarım bir gün yazar da olurum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir