Mezarlarımız Kelebeklerin Kanatları Olmasın

“İngiltere’de 12 yaşındaki Jessica Scartterıson sosyal medyada acımasızca eleştirilmesinin ardından RIP yazan bir fotoğraf paylaştı ve kısa bir süre sonra evinde ölü bulundu.”

Yukarıda okuduğunuz haber manşeti geçtiğimiz yıldan fakat o günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Maalesef bu okuduğunuz ne ilk ne de son haber olacak. Hayatlarımızı bu kadar derinden etkileyen ve zamanımızın çoğunu ele geçiren sosyal medyanın bir de bu yönüne odaklanalım istedim.

Sosyal medyanın hayatımıza girmesi ve yaygınlaşmasıyla beraber birçok şey değişti. Yaşantımız, zaman yönetimimiz, kaygılarımız, davranışlarımız ve daha niceleri… Hepimiz bu mecraların kendimizi ifade edebilmek, sevdiklerimizden haber alabilmek, hayran olduğumuz insanlarla daha yakın temasta bulunabilmek ve eğlenceli vakit geçirmek için mükemmel bir fırsat olduğunu düşündük. Bizim için tam anlamıyla “devrim niteliğinde bir yenilik” ti.

Kısa bir süre içinde etkileşim artık o kadar kolay ve etkili hale geldi ki hepimiz şaşırdık doğrusu.  Yine de çoğumuz sosyal medyaya hapsolmuş durumdayız. Günümüzün çoğunu bu platformlarda geçirmeye başladık. Peki sosyal medyanın bizi böyle içine hapsetmesinin nedeni neydi? Kendimiz olabilmek mi yoksa başkası olabilmek mi? İşte burada işin rengi biraz değişiyor ve maalesef evdeki hesap çarşıya uymuyor. Sosyal medya yarardan çok zarar vermeye başlıyor:

Sevinçlerimizi, heyecanlarımızı, görüşlerimizi, iyi veya kötü her şeyi paylaşır olduk. Böylece bu paylaşımları görmek isteyenler bizi takip etti ve geniş kitlelere ulaştık. Fakat iyinin yanında kötü, azın yanında çok olduğu gibi her şey zıttıyla var olabiliyordu. Sevenlerin yanında sevmeyenlerin çoğalmasıyla eleştiriler baş gösterdi. Kişilere, markalara, kurumlara… Yanlış anlaşılmasın ben eleştiri karşıtı biri değilim lakin durum öyle bir hal aldı ki  bu eleştiriden de öteye geçti:

Ünlü bir kadının “Eşin yanında çocuğun gibi hâlâ ne işin var onla?” Yorumlarına maruz kalması mı dersiniz yoksa daha geçen gün ölen bir fenomenin son fotoğrafının altına sırf cinsel yönelimi yüzünden “Cehenneme git umarım senin için ateşi boldur.” gibi daha kötü ve daha nicesi yorumlar mı istersiniz. Ölen birine bile kin kusacak hâlâ “kendimizce” ders vermeye çalışacak kadar ne ara küçüldük? Kilolu birine yapılan hakaretler zayıf birine zayıflığından dolayı yapılan hakaretler, çok bilene ukala deyip az bilene cahil demeler, bugün övdüğünü yarın gömenler ve daha neler neler… Hepimiz şahit oluyoruz, belki istemeden belki isteyerek katılıyoruz bu tufana.

Ama nasıl bu kadar kötü olabiliyoruz, nasıl hiç tanımadığımız birine rahatça hakaretler yağdırıp kin kusabiliyoruz? Bu rahatlık kimsenin bizi görmediğini düşünmemizden mi geliyor, yoksa birileri bizi görsün istediğimizden mi? Bütün bu çabamız “farklı” olanı cezalandırmak için mi? Farklı olan kim? Hangimiz doğru da öteki yanlış olsun? Bunun kararını veren kim? Tek tip insanlara dönüşmek bu kadar cezbetmemeli sizi. Hepimiz biziz aslında bütün farklarla, bütün ortaklıklarla. Kabullenmek en güzel ilaç. Ve hepimiz de “ben”iz özümüzde. Apayrı hayatları olan ve kimsenin üzerinde hak sahibi olmadığı. Sosyal medyanın hayatlarımıza bu kadar dâhil olması bizim de bu insanların hayatlarına dahil olduğumuzu göstermez.

Kelebek etkisini duymuşsunuzdur, duymadıysanız da kısaca; küçük gibi görünen bir şeyin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurmasıdır. Yapılan aşağılayıcı yorumlar dışlayıcı paylaşımlar küçük bir şey belki sizin açınızdan ama bir insanı ölüme sürükleyecek kadar büyük ve öngörülemez olabiliyor. Artık hiçbirimiz bunun yüzünden ölmek istemiyoruz, yalnızlaştırılmak, başka biri olmaya zorlanmak istemiyoruz. Biz mezarlarımız o kelebeklerin kanatları olsun istemiyoruz.