Kırmızı Araba

Bazı sahneler var, önce gözüme ilişip sonra gönlüme yerleşen. Unutamadığım ânlar var.

Kırmızı araba da daha doğrusu kırmızı arabasız çocuk da, gönlüme dokunan buruk bir hatıra, düştüğüm o dipsiz mutsuzluk kuyusuna sızan minik bir ışıktı belki de.

Geçen sonbahar, hayatımın en zor, en sancılı dönemiydi. Bulunduğum durumdan memnun olmadığım her halimden belli ve yüzümden acı okunuyordu.

Serin bir akşamüstü, hava almak niyetiyle önce biraz dolaşıp, sonrasında bir çocuk parkında boş bulduğum banka oturdum. Etraf cıvıl cıvıl. Nereye baksam rengarenk kıyafetler giymiş, saçları güzelce taranmış minik çocuklar, ellerinde oyuncakları, topları oradan oraya koşturup duruyorlar. Annelerin gözleri çocuklarda. Aman düşmesin, zarar görmesin diye bir an ayrılmıyorlar yanlarından.

Cümbüşü seyre daldım. Bir çocuğa takıldı gözlerim. Minik, heyecanla, hevesle birine bakıyor. Onun baktığı yere çevirdim başımı. Karşıda, kırmızı oyuncak bir araba. İçindeyse yaşı diğerlerine göre daha büyük bir kız çocuğu. Belli ki, oyuncak araba yeniydi. Küçük kız hem arabayı sağa sola sürüyor, hem de etraftaki çocukların ona bakışlarını izliyordu. Dünyalar onundu sanki.

Gözlerim tekrar kırmızı arabaya bakan miniğe ilişti. Etraftaki çocukların hepsi arabaya bir iki kez bakıp oyunlarına geri dönmüşlerdi. Ama o, gözlerini bir an ayırmıyor, araba nereye gitse takip ediyor, yanına yaklaşınca zıplıyor, ellerini çırpıyor, peşinden koşturuyordu. O, kırmızı arabayı, ben de onu izliyordum merakla.

Miniğin yanında, ondan az daha büyük, abisi olduğunu anladığım bir erkek çocuk daha vardı. Ve biraz uzağında da anneleri. İkisine de baktım, hava serin ve sonbahar bitiminde olmamıza rağmen, üstleri incecikti ve ayaklarında yalnızca terlikleri vardı. Konuşmalarından anladığım kadarıyla Türk değillerdi ve maddi imkanları da elverişli değildi.

Minik çocuk, dakikalarca gözlerini ayırmadan kırmızı arabayı seyretti. Araba uzaklaştıkça takip etti, yanına gelince hopladı, çırpındı. O an parktaki oyuncakların hepsi bir yana, kırmızı araba bir yanaydı minik için.

Ah o an kırmızı arabanın içinde olmayı, minik çocuğun yanında durup, “Geç bakalım koltuğa, bundan sonra şoför sensin!” demeyi, miniğe kırmızı arabayla tur attırmayı ne çok istedim. Minik, arabayı gösterip annesinin eteğini çekiştirince gözlerim doldu.

Bir müddet sonra, annesi ekmek almak için büfeye yöneldi. Çocuk, annesinin elindeki parayı almak için ısrar ediyordu. “Çikolata, şeker almak için istiyor herhalde.” diye düşündüm. Sonra birlikte büfeye gittiler. Minik çocuk arabayı unutmuştu.

5-10 dakika sonra onları parka dönerken gördüm. Bizim minik, içinde üç ekmeğin olduğu poşeti gayretle taşıyor, annesine vermiyordu. Abisiyle kaydırağa geldiklerinde annesi poşeti almak istedi fakat minik, bir an bile ekmek poşetini bırakmadı. Tek eliyle kaydırağa çıktı ve poşeti kucağına alıp kaydı. Bunu defalarca tekrarladı. Yüzünde inanılmaz bir mutluluk vardı. Kucağında dünyayı taşıyordu sanki. Biraz önce kırmızı arabayı görünce parlayan gözler şimdi elindeki ekmek poşetine bakınca parlıyordu.

“Ah çocuk”, dedim içimden. Kendi sıkıntımı, acımı, mutsuzluğumu koyup bir kenara, miniğe yandı içim. Ne olurdu tüm çocukların kırmızı arabası olsaydı? Annesinden çikolata almak için para istediğini sanmıştım, meğer o üç ekmek için can atıyormuş. Kırmızı arabaya heveslenen minik, ekmek poşetiyle teselli bulmuştu bile. Bir elinde sımsıkı tuttuğu poşeti, diğer eliyle annesinin elini tutarak uzaklaştı.

Sıkıntı içinde boğulduğum bir akşam üstü, minik bir çocuk, bana kocaman bir ders vermişti.

Hepimizin hayalini kurduğu, heveslendiği bir kırmızı araba vardır hayatında. Ama her şeye rağmen, sahip olduğumuz üç ekmekle mutlu olmayı bilmeli. Ulaşamadıklarıma üzülmeyi bırakıp, elimdekine sevinmeyi bana öğreten çocuk; iyi ki varsın!

Emine Aygördü
Türk Dili Ve Edebiyatı / Sosyoloji öğrencisi. Ânı yaşamayı unutmamak ve hatırlatmak isteyen biri.