Kayboluşun Böylesi

Bu sabah belki yollarda seni bulurum umuduyla kalktım, yollara düştüm. Saat 8… Hangi gün olduğundan emin değilim; ya salı ya çarşamba. Atladım arabaya, yollar ne kalabalık…

Herkes birini aramaya çıkmışsa kaybedilen çok insan var. Yüzlerce ağaç geçtim, bi yere kadar saydım sonra dikkatim dağıldı. Tüm saymalarım boşuna, beklemelerim gibi… Tünelden geçerken sana dair bir iz aradım.

Sonuç: Başarısız.

Denize baktım çıkışta ama beni görmedi bile. En azından selam verseydi. Ondan da uzaklaştım, yolun sonunda elbet ona ulaşacak ve dokunacaktım. 

Tanıdık yüzlerin olduğu yerlerden geçtim. Bir, iki, üç… Seni soracaktım, onları da göremedim. 

Hay aksi saat sabahın kaçı, nerdesin?

Yağmur başladı, arkama bakıyorum günlük güneşlik… Yağmur sadece benim için sanki, içime yağıyordu. Yüreğim ıpıslak, her şey birbirine karışmış. Yüzüme dokunduğunda huzura kavuştuğum yağmur damlaları, yüreğimdeki ateşi söndürüyor canımı acıta acıta. Hem sönmesini istemediklerime üzülüyorum, hem de çok sevdiğim yağmur damlalarının bu hareketine.

Sanırım içimdeki kırıkları bu sefer saramayacağım. 

Gittim, gittim…

Buralarda hava güzel. Üzerimden kaç mevsim geçti bugün. Hala bulamadım seni. “Acaba yanlış yöne doğru mu gidiyorum?”, düşüncesi aklımı kurcalamaya başladı. Hayır, tüm yolların sana çıkması lazım değil mi zaten? Öyle demişlerdi. Tüm yollar sana çıkmalıydı.

Sonuç: Seni bulamadım. Seni aradığım yollarda kayboldum. 

Denize yaklaşıyorum, ona dokunduğumda fark edeceğim her şeyi.

Aradığım sen değilmişsin, kendimi kaybetmişim.

Sende kaldım sandım.

Tüm gidişlerin, kayboluşların yanında böylesi görülmemiştir. Ara ki kendini bulasın bu kalabalıkta…