Gözyaşının İçinden

Benlik Üzerine

Yaşamın kendisi nedir? Benliğimin üstünde bulunan ince çizgiler kime ait? Yaşantımda olan her bir insanı, kendime kazıyordum sanki. Burada, bu büyük yerde, bir başıma, kimsesiz… Ben, bendim işte. Tüm hatalarımla, tüm kırıklıklarımla. Şimdi soruyorum kendime, “Yaptığın hatalar yüzünden, bir kişilik oluşturup, kaçacak mısın kendinden?” Duruyorum. Kendime sorduğum bu soru karşısında afallıyorum adeta. O siyah kaldırımları, kalbim buruk bir şekilde geçiyorum, hayat adlı çizgide. Dönüp duruyorum o büyük çemberde ve devam ediyorum pes edemediğim kendimle.
Kendini bulmak, kendine kalmak. Bunlar neydi benim için? Kendime kaldığım süreler boyunca, öyle boyutlara ulaşmıştı ki bedenim… Sanki gördüğüm kişilik bambaşka bir insandı. Öyleydi ya, bir zaman bir beyaz önlük karşısında kalakalmıştım. Dedikleri kimlik bozukluğu karşısında infilak olmuş, midemdeki kelebeklerin biri tarafından ezildiğini hissetmiştim. Bir ben vardı içimde, ben diyemediğim. Aynaya baktığımda, kırıklıklarımı saklarken delicesine, o adeta bağırıyordu insanlığa, “Ben böyle değildim.” dercesine. Suç kimde bilinmezdi. Her akıl farklı bir dünyaydı, benim için. Yürüdüm yine de. Hayat çizgisinde unutmak için yapmadığım kalmadı. Alsın istedim benliğimi benden. Bir odada kendimle kalınca, simsiyah bir yerde, işte o an fark ettim ki yok olmanın vereceği korku, vücudumu titretiyordu. Gitmek istediğim yerler, gözümün önünden geçiyordu. Çok değil, şurada kısacık bir hayat vardı önümde. Üzerime çizilen acılar yüzünden, itildiğimi düşünmüştüm bazı şeylere. İnsan denilen varlığın ağırlığı altında, kalakalmıştım. Ruhumu sarıp, kurtarmak istedim siyah insanların mürekkebinden. Oysaki babamın siyah ellerinden kaçamamıştım. Gözümün önünde annemi öylece bırakırken, ruhuma damlattığı siyah mürekkebini hissetmiştim. Kendim ile bir savaşa sürüklenmiştim. Siyahlaşan ruhumu daha da karanlığa boğmak isterken, bir çemberde buldum kendimi. “Savaştığın kendini susturmak için.” dediler. Bedenimi bırakmıştım, tanımadığım bedenlere. Öylece bir, iki demeden devam ettim. Ölüme yürüten adımlardı bu, biliyordum. Kahkahalar arasından sıyrılıp evime giderken bir acı hissettim yanağımda. Ailemden kaçtıktan sonra, yaşadığım o hissi, tekrar tekrar hissediyordum. Zihin adlı kuyuda dönüp duruyordum. Bağımlı olduğum bir insan yoktu, bir hayvan yoktu, tatlı küçük şeyler de yoktu bu bedende. Kendini kötüleyen, bitmek bilmeyen hüznün kurbanıydı. Hüznün yolunu seçerek, istemediği yerlere koydu bedenini. Böylece başladı bu “bitmeyen” şey. Yaparken insan bilir. Sonu olacaktır bazı şeyler. Olmasa bile, pişmanlığın zinciri geçirilecektir o boyuna. Öyle de oldu. Devam ettim. Düşünmemek için, kaçmak için. O küçük şeylerle mutlu olan kesim bana uzaktı. Öyle ki bir gün kendimi soğuk bir hapiste buluvermiştim. Kendi ellerimden tutup kaldırmak istedim kendimi. Bu bağımlılığı, kimlikleri yok edip yaşamak istedim. Her insana gelir o his. Bakar bir gökyüzüne, yaşamak ister ne kadar acı olsa da. Kimlik bozukluğu yüzünden, yoktu elimden tutan. Çünkü ben, ben değildim. Yüzünü gördüklerim adeta kendi maskelerini yapıp, yüzlerine geçirmişlerdi. Yoktu artık bir kelam eden. Ben de çektim kendimi kendimden. Daha sonra her yeri dağıtan, kimseyi affetmeyen kendime bir baktım ve dedim ki:

“Yaşadığın her bir travma, senin yüzünden değildi.”

“Banaydı. Bana aitti ama. Öylece bırakılmıştım bir oda köşesine. Yüzünü sevdiklerim gitmişti. Şimdi söyle bana, olmasa bile benim sayemde bunlar, bu çizgileri kim siler vücudumdan?”

“İçtiğin şey kendine zarar verdiğin o tütün olsun, affedilmeyecek değil inan ki. Küçük bir çocuğun, küçük acı hikayesi bu. İnan artık şuna, böyle şeyler de olur bu çemberde. Olsun, sen dik onları. Bakma onlara ve acıdıysa kendin, kendin sar yaranı.”

“Öyle çocuğum, öyle çocuğum ki biri sarsın istiyorum yaralarımı. Daha sonra fark ediyorum ki tuttuğum her insanın elini kanatmışım. Bunun altından nasıl kalkarım?”

“Öylece geç şu hayat çizgini. İster yürü, ister koş. Ama geç.”

“Kendimden kaçmanın bir ödül olacağını sandım her zaman. Çoğu kabullenemediklerim bir iğne gibi batıyordu her yerime. Aynada gördüğüm kendime küskündüm.”

“Yanlıştı.”

“Çok.”

“Ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Sanki biri elimden tutsa yok edecektim tüm o ipleri. Sanki tek başıma koparamıyormuşum gibi…”

“Basit.”

“Bu ne demek?”

“Her şey çok basit. Sevmen gereken kişi sensin.”

“Kendimden bu kadar nefret ederken nasıl sevebilirim ki?”

“Bu zamana kadar sevmeyi denedin mi hiç? İpleri koparmana gerek yok, çözmeyi dene.”

“Yapamayacak kadar korkağım.”

“Çoğu şeyi hiç denemeden karar veriyorsun. Korkman gereken tek şey, bir şeyi hiç denememek olsun.”

Haklıydı. Başımı eğdim hüznümle. Neler olacaktı bu iğrenç hayatıma bilmiyordum. Fakat bu cümlelerin bana dokunduğu kesindi. Kalbim atmak istiyordu.

“Sen, sensin işte. Tüm kırıkların ve tüm hatalarınla. Mükemmel bir imaj oluşturman imkansız. Mükemmel olmayacak hiçbir şey. Bazı şeyleri kabullenmen gerek. Hayatında hatasız biri olamazsın. Çünkü bilemeyeceksin çoğu şeyi. Yaşayarak öğrenip kendine katacaksın sadece. Ne bekliyordun ki hayattan?”

“Ben… Yargılanma korkusuyla büyütüldüğüm için böyle biri olmuşum. Seninle fark ettim bunu. Hatasız olmaya çalıştım sürekli bu hayatta. Ondandır tüm bu halim.”

“Artık değiştirme zamanı. Hatalarını eline alıp saracaksın hepsini. Artık kabulleneceksin. Çünkü her şey geçti. Kabullen ve devam et.”

“Artık… Deneyeceğim.”

“Olmasa bile en azından denedim diyebilmek için.”

“Etrafındaki herkes bir gün ölecek. Bunu kabul etmek zorundasın. Her gün biri ölecek korkusuyla yaşayamazsın. Kalk ve kendine bir bak. Gerçekten sen, bu musun? Sen bu kişi misin? Sürekli korkuyla yaşamak küçük yüreğini ezip geçecektir. Sonra üstüne toprak atılan sen olacaksın. Kalk ve kendine bir bak. Sen gerçekten bu musun?”

“Böyle olmayı ben de istemiyorum. Bu hayatın ipleri sanki bende değil. Sanki bir kuklayım.”

“Bileklerindeki gücü hisset ve o kukla ipini kopar. Bir gün bunların hepsi bitip uzun bir uykuya daldığında, geride kalan pişmanlıkların için üzülmeyeceğin duruma getir kendini. “Ben her şeyi yaptım.” de mesela. Ben her şeyi yaptım. Bunu demek tüm dünyaya bedeldir.”

“Çok fazla çabalıyorum. Bu çöp beden için. Çok fazla… Yine de ne yaparsam yapayım hep değersiz bir çöp olacakmışım gibi.”

“Çünkü sen kendini bilmiyorsun. Kendini bilerek acının kölesi yapıyorsun. Dön bak bir dünyaya. Her şey gelip geçiyor. Üzülmek için zamanını harcamaya değer mi?”

“Elimde olsa bunların hepsini koparırdım, inan ki. Çöp olan bedenimi çiçekler içine sarar, düşüncelerimi çiçek ormanlarında koştururdum. Lakin benim yollarım karanlık ve çivili. Bir de kimsesiz… Kendime kaldığım bu süre boyunca kendimde kalmayı istemez oldum. Kendim, başlı başına bir dert benim için. Kaçmak ister kaçamaz. Gelmek ister gelemez. Ve ağlamak ister ağlayamaz. Ne dersin buna? Hayatı fazla kaçırmadım mı?”

“Kopamadığın tek şey kendin. Zamanı gelince onu da senden çekecekler. Peki o zaman diyecek misin kendine? “Gitme” diyecek misin? İnsan elindekinin değerini bilmeyen bir varlık. Kendi bedeninin başında ağlayacaksın. Peki, neden elindeyken değerini bilmiyorsun? Dön bir bak dünyaya. Sanki herkes bir iplik. Çoğu kendini, kendi doluyor. Sen de öylesin. Dön bir bak dünyaya. Nefeslerinin sana tek tek verildiği şu dünyana. Gerçekten değerini biliyor musun kendinin? Kendi bedeninin…”

“Ben kimim? Ve bu dünya için niyeyim? Ruhum sadece hüzün kusar. Bedenim desen bir köle. Şimdi sen diyorsun ki ölünce kendi bedeninin değerini anlayacaksın. Sen şimdi dön bir de bana bak.”

“Eğer tekrardan kendine dirilmezsen, ruhunun en ücra köşelerinde kalan hayallerini ne yapacaksın?”

“Onları yok ettim.”

“Hayır, sadece öyle sanıyorsun. Ellerini gökyüzüne uzat, içinde hissedeceğin bir tanecik umut bile seni çiçek yollarına götürecektir. Sadece savaşmayı bırak ve yaşa. Sadece yaşa… Her şey o kadar basit ki aslında.”

“Öyleyse bu gücü bana sen ver. Nasıl yaşayacağım? Öyle çocuğum ki bir el tutsun istiyorum şu bedeni.”

“İnsan denen varlığın hissedemediğini bir düşün. Öyleyse ortada bir insan kalmaz, farklı bir canlıya dönüşür. Şimdi sen diyorsun ki, acıdan kaçmak istiyorum. Acıyı hissetmemek istiyorum. Ben de sana diyorum, acıyı hissetmek elbette kötü ama mutluluğa ve umuda bir bak. Gözlerinde kaybolduğun biri çıkacak karşına. Sevmek, ümit etmek… Bunlar olmadan yapabilir mi insan? Ruhu kimsesiz kalır. İnsan istemese de hissetmeye açtır. Kalbini hüzünde boğduran sensin.”

“Sadece gitmek istiyorum.”

“Gittiğinde ne olacak peki? Gerçekten mutlu olacak mısın?”

“Bilmiyorum.”

“Sürekli belirsizlikler içinde koşup durma artık. Gökyüzüne dokun, bir insana gülümse… Dudaklarında çiçekler açtır ve hayat yapbozunu bu güzel hislerle tamamla. Zaman su gibi akıp geçtiğinde, bedenin burkulduğunda şunu de kendine: ”Ben güzel bir hayat yaşadım ve huzurla gözlerimi yumuyorum artık.”

Kendini bırakıp kötü şeyler yapsan da asla kendinden vazgeçme. Oturup üzülmektense ayağa kalk ve kendin için bir şeyler yap. Çözüm bul, çözüm üret. Her şeyin çaresi olacağını unutma. Kendi tanı, kendini mutlu etmeyi öğren. Ve bir yol aç kendine, gözyaşının içinden.
Şüphesiz kalbin bu yolda doğru. “

Ben ki, sessiz bir yaprak,
Ben ki rüzgarsız bir hayat,
Ben işte bu ben,
Öyle korkunç bir fırtınada kalmış.
Aciz bir beden.

Yok olan ağaçtan ümit bekleyen bir tohum,
Çölde yağmak isteyen bir yağmur,
Parklarda çocukluğunu arayan bir insan.

Bir var,
Bir yok.

Bir umut,
Bir ölüm.

Ve ben, bağladım bileğimi ölüme. Gidiyorum bu yolda nicedir,
Biçare bir şair.

Her zaman dedikleri gibi,
“Şairler mutsuz insanlardır.”

Kalemim hayata dargın.Yine de bir güzellik var.

Bilirsin, şiir güzelleştirir dünyayı.