Gökyüzünün Tomurcukları

Gökyüzünde ve yeryüzünde güneş doğduğunda her yeri ümit kaplar. Canın yürekte olduğu bu vakitlerde, kuşların dansına hayran olurdum. Her yudumda “yalnız kalmak” sancı sanırdım. Bir ses duyarak içimi ısıtırdım. Yeniden bükülmüş boyunları, dalları gökyüzüne doğru kaldırırdım. Ufukta bir yıldız, öyle güzel ki hayal kurası gelir insanın.  Dik dur ey gönül! İçim soğumasın bu dünyadan… Karanlık ve üzeri desenli, üç beş parça giysim vardı, üzerime yakışan. Giydim onları, çıktım sokağa… İzledim tüm hikâyeleri… Birinin üzerinde sarı bir kazak, diğerinin üzerinde de renkli bir kazak vardı. Kazak dediğime bakmayın! Aslında onlar bir kuş tüyü… Severim kuşları, kalbime bir tutam “sadaka” bırakıp giderler.  Gönlümdekileri yalnızca onlar bilirler.  Hissettim tüm yaşadıklarımı ve benden giden çok şey vardı.

Çok veya az hepimiz biriz!

Milyonlarca insanın beraber yaşadığı bu dünyada, kimisi doğru insanı beklerken kimisi de yanlış insana katlanırken yoldan geçen bir tanıdık gibi “merhaba” diyor yaşadıklarına… Sözün kaynağını pek bilmiyorum çünkü insan zulmü ile karşılaşan her kişi demiştir bu sözü.“ Az insan çok huzur” biçiminde. Bal şifadır, bal huzurdur, bal mucizedir. Aslı bende saklı tatlı besin kaynağıdır. Ama fazlası insanın ağzında olunca zehirli bir yan etki gösterebiliyor. Hâl böyleyken insan yalnız kalabiliyor ve bu yalnızlık anılarını süpürebilmekte, özlem dolu anıların kırıntıları ile yaşamaya mahkûm olmakta gizlidir.

Benim adımı küçükken “çiçek” koymuşlar, insanlara “özlemek” selam verdiğinde buluşmak için…

Özlem kapıya dayandığı vakit, insan her şeyi yapar. Nasıl mı?  Mektup yazar, video çeker, sürpriz yapar, hayal kurar… Böyle işte. Önce sabret yaşadıklarına, sonra şükret ve en son aşamada ise seyret kalp gözünle… Anlayacaksın! Gün gelir; acıya sabredersin ardından mutluluğa tebessüm edersin de “anlamak” sorun olunca kapını çalan karnını doyurduğun kuşlardan başkası olmaz. Bazı insanlar yaşadığını sanırken bazıları da bir uçurumun kenarında kendini düşünür. Yaşadıkları ağır gelir o anda. Gündüzü puslu, gecesi zifiri karanlıktır böyle insanların. Erken anlar bir an “kendi olmayı”, geç anlar “ kendi olmamayı” ama pes etmekten korkarlar.

Her yaşanmışlığın bir değeri vardır!

Şaşırdım kaldım. Penceremin önünde bir ney ve keman ikilisi! Önünde nergis gibi boynu süzülmüş bir at tuvali. Bu şehir duru sözleri çok sever. Çünkü el değmemiş bir anıdır onun için. Sen yokken! Umudum mavi sulara gömüldü. Gökyüzünde ve yeryüzünde her an seninle “el ele” dolaşmak hatta dondurma üstüne kaymak yemek güzel olurdu. Ama anlaşılmaz bir dünyanın sularının içinde yüzüyorum. Sözlükte yazıyor mudur, bilmiyorum. Sabretmek denince akla ilk gelen bir gerçeğin ürünüydüm. Garip bir gençlikti, usulca yazardı ne yazacaksa…

Ne güzel bir gençlik!

Ne güzel bir gençlik biçimidir. Seninle anlamak.  Vav durağına rastladım dün gece. Ay dolanır vaziyetteydi ve yine kendimle kaldım. Gökyüzünde üç beş tane yıldızla sabahı bulurum sanıyordum. Fırtınalı bir gecenin ilk akşamı ve gölgeli bir mırıltısı var sanki. Ben bu gençlikte kendimi unuttum galiba. Her hâline bir dize yazdığım bu dünyada yine bir ney sesine kurban oldum. Aşkı aldı beni koydu kitap arasına… Kuş tüyünden yaptığı kalemini de Türkçesi “Kuşdili” olan yeryüzünün içinde bir sandığın içine sarıp sarmalayıp kilit vurdu. Veda edercesine tebessüm ediyordu bahçede dertleştiğim güller…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir