Kelimeleri Reddeden Bir Kadının Tuşlardaki Çığlığı: Piyano

☕ 13 dk okuma

Piyano filmi analizi, Jane Campion’ın 1993 tarihli filminde Ada McGrath’in konuşmama hâlini, müzikle kurduğu bağı ve kendi bedeni ile arzusu üzerindeki söz hakkı mücadelesini birlikte okumalı. İskoçya’dan 19. yüzyıl Yeni Zelanda’sına getirilen Ada, piyanosundan ayrılmak zorunda kalır; filmde sessizlik, yalnızca eksiklik değil, başkalarının onun yerine konuştuğu bir dünyada ifade ve direnme alanıdır.

Ada’nın piyanosu onun sesi olsa da bu ses kolayca özgürlük demek değildir. Çalgı, kocasının mülkiyet kararlarına, George Baines’le yaptığı alışverişe, kızının aracılığına ve Māori toplumunun çevresiyle kurduğu ilişkiye bağlanır. Campion’ın kadrajı kadın arzusu ve dokunmayı merkeze alırken, yerli akademisyenler filmin Māori karakterlerini sınırlı temsil etmesini ve sömürgeci bakışı yeniden üretmesini eleştirmiştir.

Konuşmayı reddetmek: Bir direniş biçimi

Criterion Collection’ın film tanıtımına göre, Ada İskoç bir kadındır ve iç dünyasını piyanosuyla ifade eder. Kızı Flora’yla birlikte düzenlenmiş bir evlilik için Yeni Zelanda’ya geldiğinde, henüz tanışmadığı Stewart’la ve sonradan piyanosuna sahip olan George Baines’le çatışmaya girer. Filmin kısa öykü özeti, konuşmayan bir kadının kararlarının başkalarının elinde nasıl pazarlığa dönüştüğünü hemen görünür kılar.

“The voice you hear is not my speaking voice.”

— Ada’nın açılış anlatımından, 1991 tarihli senaryo taslağında.

Bu satırlar, filmin sessizlik ve ses arasındaki ayrımını kurar. Ada konuşmadığı hâlde seyirci onun düşüncesini işitir; diegetik dünyadaki diğer kişiler ise çoğunlukla onun adına yorum yapar veya tercüman olarak Flora’ya dayanır. Böylece kamera bize Ada’nın iç dünyasına erişim verirken, çevresindeki toplumun onu tam olarak duymadığını da gösterir.

Ada’nın sessizliği gönüllü bir seçim olarak anlatılır, fakat seçim sözcüğü karakterin elindeki bütün koşulları açıklamaz. Neden konuşmadığını kendisinin de bilmediğini söyler; babası bunu “karanlık bir yetenek” gibi yorumlar. Bunu bir hastalık tanısı veya basit bir inat saymak yerine, filmin konuşma, irade ve başkalarının açıklama arzusu etrafında kurduğu anlatı tercihi olarak görmek gerekir.

Sessizlik Ada’ya bakışını, jestlerini, yazı tahtasını ve piyanosunu kullanabileceği bir alan açar. Fakat bu alan çevresindeki iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir. Stewart onunla açık iletişim kurmak yerine sözlerini küçümseyebilir; Flora annesinin düşüncesini aktarırken çocuk yaşında yetişkinlerin dünyasında aracı olur. Ada’nın sesi vardır, ama bu sesin kim tarafından duyulacağı ve yorumlanacağı sürekli mücadele konusudur.

Filmin dış sesinde Ada’nın düşünceleri yetişkin bir anlatıcının berraklığıyla duyulur; buna karşın hikâye içinde başkaları onun sessizliğini çocukça, tehditkâr veya gizemli diye adlandırabilir. Bu ayrım, seyircinin eriştiği iç sesle karakterlerin kurduğu varsayımlar arasındaki mesafeyi büyütür. Sessizliği “çözülecek bir bilmece” saymak, tam da bu farkı siler.

OKU  Bilemedim

Piyano tuşlarının dokunuşa dönüşmesi

Ada için piyano bir eşya ya da yalnızca estetik bir uğraş değildir. Film başta onu kıyıya bırakılan, taşınması ağır bir nesne olarak gösterir; Stewart çalgıyı almak istemez ve Baines’e bırakır. Bu karar, Ada’nın hayatındaki önemli bir parçanın rızası alınmadan el değiştirebildiğini anlatır. Piyanonun kimin elinde olduğu, çalabilme hakkının ve Ada’nın sesine kimin erişeceğinin de meselesidir.

Baines, Ada’nın piyano dersleri vermesini teklif eder ve her dersin karşılığında tuşlara yeniden dokunmasına izin verir. Başlangıçta alışveriş bir pazarlık gibi görünür: Ada çalar, Baines dinler ve aralarındaki fiziksel mesafe giderek değişir. Fakat bu anlaşmada güç eşit değildir; mülkiyet Baines’tedir, Ada’nın müziğe erişimi ve ekonomik koşulları sınırlıdır. Arzu, özgür seçimin yanı sıra baskı ve rıza sorularını da gündeme getirir.

Film, dokunmayı piyano tuşlarından Ada’nın bedenine doğru genişleyen bir dil gibi kurar. Kamera parmaklara, tuşlara, kumaşa, çamura ve deriye yakınlaşır; seyirci ses kadar yüzeyleri de “duyar”. Feona Attwood’un kadın sesi, bakışı ve arzusunu inceleyen akademik makalesi, filmin geleneksel etkin/pasif ve eril/dişil karşıtlıklarını sorgulayan bir görsel-düşünsel alan kurduğunu tartışır.

Müzik Ada’nın düşüncesini açığa çıkarırken onun yerine konuşan evrensel bir dil değildir. Piyanoyu Avrupalı yerleşimci kültürünün simgesi olarak sahiplenmek de filmi daraltır. Waikato Üniversitesi arşivindeki tarih çalışması, piyanonun sömürge Yeni Zelanda’sında Māori ve yerleşimci kültürler arasındaki karşılaşmada farklı anlamlar kazandığını, Māori bağlamlarında da benimsenip dönüştürüldüğünü inceler. Çalgının anlamı tek bir topluluğa ait değildir.

Piyano aynı zamanda taşınması güç, pahalı ve bakım isteyen bir nesnedir. Bu maddi taraf, sembolik yorumun altını doldurur: Bir kişinin sesine erişim, yalnızca kendini ifade etme hakkına değil, o ifadeyi taşıyan araca sahip olabilmeye de bağlıdır. Ada kıyıya vardığında piyanosunun orada bırakılması, bu mülkiyet eşitsizliğini görüntüye çevirir.

Ada’nın müzik aracılığıyla kurduğu mahremiyet, Baines’in dinleyici olmasından da etkilenir. Stewart piyanoya işlevsel ve mülkiyet temelli bakarken, Baines önce onun sesine kulak verir; ancak aralarındaki yakınlık başladığında bu dinleme eşit güç ilişkisini garanti etmez. Filmin romantik çizgisi tam da bu nedenle basit bir “sanatla özgürleşme” masalı değildir.

Jane Campion Piyano filmi konusu: Sömürgecilik ve vahşi doğa

The Piano filmi konusu, İskoçya’dan Yeni Zelanda kıyılarına yapılan yolculukla başlar; filmin geçtiği tarihsel dönem, 1850’lerin sömürge yerleşim düzenidir. Çamurlu sahiller ve yoğun orman, yalnızca karakterlerin duygusunu yansıtan güzel bir arka plan değildir. Bunlar, Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin kendi mülkiyet ve uygarlık düzenlerini kurduğu; Māori topluluklarının ise toprak, egemenlik ve kültür üzerindeki haklarını korumaya çalıştığı bir coğrafyadır.

Te Ara Yeni Zelanda Ansiklopedisi, 1840’lar ve 1850’lerde Avrupa yerleşiminin genişlemesiyle Māori toprakları üzerindeki gerilimin arttığını, sömürge parlamentosunun 1854’te kurulduğunu ve Māori’nin ulusal siyasi karar süreçlerinden dışlandığını anlatır. Bu bağlam, filmdeki beyaz yerleşimci karakterlerin “boş” veya sahipsiz bir doğaya geldiği izlenimini düzeltir.

OKU  Oğuz Atay'ın “Tutunamayanlar”ı İle Samuel Beckett'in “Üçleme”sine Varoluş Ve Bilinç Akışı Bağlamında Karşılaştırmalı Yaklaşım

Filmde Māori karakterleri iş gücü, taşıyıcılar, tercümanlar ve komşular olarak görünür; fakat anlatı çoğunlukla Ada’nın evliliği ve arzusuna odaklanır. Māori danışman Waihoroi Shortland, Criterion baskısının özel içeriklerinde filmin üretim sürecine katkısı anılan isimlerden biridir. Ancak danışman bulunması, son eserin temsil tercihlerini otomatik olarak çözüme kavuşturmaz.

Māori akademisyen Leonie Pihama, Cambridge University Press’teki bölümünde filmin Māori temsillerinin sınırlı kaldığını ve sömürgeci ideolojileri yeniden üretebildiğini savunur. Bu eleştiri, filmi “kadın özgürlüğü” açısından değerli bulan okumaları iptal etmez; özgürleşme hikâyesinin kimin bakışını merkez aldığını sormayı sağlar. Ada’nın ataerkil evlilik içindeki sıkışması önemlidir, fakat Māori’nin toprak ve egemenlik mücadelesi onun hikâyesine dekor olmamalıdır.

Orman ile ev arasındaki karşıtlık da tarih dışı “vahşi doğa/uygarlık” şemasına indirgenmemelidir. Yerleşimciler doğayı fethedilecek bir alan gibi görürken film bunu estetik bir yoğunlukla sunar. Oysa Māori toplulukları için bu coğrafya tarih, akrabalık, yer ve yaşam düzeniyle örülüdür. Sinemanın görsel güzelliği, sömürgeci yerleşimin maddi ve siyasi gerçeklerini görünmez kılabilir.

Pihama’nın eleştirisi bu noktada filmi tek bir hükme indirgemekten çok bakışın sınırını gösterir. Pākehā anlatısında yerli figürler bazen ana karakterin dönüşümünü kolaylaştıran çevreye dönüşür; Māori tarihini ve öznesini merkeze almak, bu kadrajın dışarıda bıraktıklarını fark etmeyi gerektirir. Film üzerine feminist bir okuma, sömürge ilişkilerini de hesaba kattığında daha eksiksiz olur.

Ada McGrath karakteri: Parmak kesilmesi ve özgürleşme

Stewart’ın Ada’nın parmağını kesmesi filmin en sarsıcı şiddet anıdır. Ada, Baines’e gönderdiği piyano tuşunun üzerine yazdığı mesajla aralarındaki ilişkiyi sürdürür; Stewart bunu öğrendiğinde, mülkiyet ve evlilik üzerindeki otoritesine meydan okunduğunu hisseder. Kesilen parmak, kadın bedeninin koca tarafından cezalandırılmasını ve Ada’nın müzikle kurduğu bağın fiziksel olarak hedef alınmasını görünür kılar.

Bu sahneyi yalnızca “aşkı için bedel ödedi” diye yorumlamak, şiddeti romantik bir arınmaya dönüştürür. Stewart’ın eylemi Ada’yı özgürleştirmez; onu yaralar ve sessizliğini daha ağır bir zorlamayla karşı karşıya bırakır. Ada’nın sonradan Stewart’tan ayrılma kararı ve Baines’le yeni bir hayat kurması önemlidir, ancak bu geleceğin gerçekleşmesi şiddetin gerekli ya da haklı olduğu anlamına gelmez.

Ada’nın parmağının yerine metal bir protez takılması ve piyano çalmayı yeniden öğrenmesi, kayıp sonrası yaşamın mümkün olduğunu gösterir. Müzik artık önceki biçimiyle duyulamaz; beden değişmiştir, tekniği yeniden kurmak gerekir. Film bu dönüşümü bir zafer anı gibi kapatmaz. Ada’nın son anlatımı, deniz dibinde kalmış olmayı hayal ettiği eski çekimle yeni hayatı arasında gerilim bırakır.

Bu son, hayata dönme kararını güçlü kılarken intihar imgesini de filmin içine alır. Ada piyanoyla birlikte denize iner, fakat ayak bileğine bağlanan ipi çözer ve su yüzüne çıkar.

OKU  Burada Olmamalısın

Bu sahne, ölüm isteğinin romantik bir özgürlük yolu olarak övülmesi için değil, karakterin yaşamakla bağ kurma arasında verdiği kararı düşünmek için vardır. Onun yaşama dönüşü, sevdiği adamla bir araya gelmesinden çok, kendi seçimini yapabilmesiyle anlam kazanır.

Piyano filmi analizi: Kadın arzusu, rıza ve temsil

Jane Campion’ın filmi 1993’te Cannes’da Palme d’Or kazandı; Criterion Collection Campion’ı bu ödülü alan ilk kadın yönetmen olarak anar. Film ayrıca sekiz Oscar adaylığı aldı ve Holly Hunter, Anna Paquin ile Campion’a oyunculuk ve özgün senaryo dallarında ödüller kazandırdı; Akademi’nin 1994 tören kaydı sonuçları listeler. Başarı, filmin sinema tarihindeki yerini gösterir; tüm temsil tercihlerinin eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmez.

Bugün Piyano filmi analizi, kadın arzusunu merkeze almanın yanında rızanın koşullarını da sormalıdır. Ada’nın Baines’le yakınlaşması kendi arzusunu izlediği anlar içerir, ama ilişkinin ilk aşamalarında onun piyanosuna erişimi ve maddi bağımsızlığı karşı tarafın elindedir. Film bu güç dengesini rahatsız edici biçimde kurar. Ada’nın seçim hakkını ciddiye almak, içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal baskıyı da hesaba katmayı gerektirir.

Ada’nın sessizliği, her zaman “hayır” veya her zaman “evet” diye okunamaz. Yazı tahtası, bakış ve müzik farklı iletişim biçimleridir; karşısındaki kişinin bunları dinlemeye istekli olup olmaması belirleyicidir.

Günümüzde engellilik ve iletişim üzerine konuşurken de konuşmayan kişiyi eksik, edilgen ya da başkasının tercümesine mahkûm saymamak gerekir. Film bu konuda güçlü bir iç ses sunar, fakat Flora’yı annesinin tek aracına dönüştürmesi ayrıca sorgulanabilir.

Ada’nın iç sesi izleyiciye onunla özdeşleşme imkânı verir, ancak bu sinemasal ayrıcalık karakterin çevresindeki insanlar için de aynı erişimin bulunduğu anlamına gelmez. Flora annesinin mesajlarını aktarırken kendi çocukluk alanı daralabilir; bu yüzden kızın rolü yalnızca anne-kız bağlılığının kanıtı gibi görülmemelidir. İletişim desteği, aracı kişinin kendi ihtiyaçlarını da gözetmelidir.

Film, arzunun bastırılmasıyla özgürleşme arasındaki yolu düz bir çizgi hâlinde çizmez. Ada önce kocasının kararıyla piyanodan ayrılır, sonra bedenine ve duygularına dair seçimleri yüzünden cezalandırılır; en sonunda kendi hayatının yönünü değiştirecek adımı atar. İzleyiciye düşen, bu yolu “kadın acı çekerse kendini bulur” kalıbına çevirmeden, seçimlerin hangi koşullarda mümkün olduğunu görmektir.

Sıkça Sorulan Sorular

Piyano filmi ne anlatıyor?

İskoç kadın Ada’nın kızıyla birlikte düzenlenmiş bir evlilik için 19. yüzyıl Yeni Zelanda’sına gelişini ve piyanosu, arzusu, evliliği üzerindeki mücadeleyi anlatır. Sessizlik, müzik, rıza ve sömürgeci temsil filmin temel tartışma alanlarıdır.

Ada McGrath neden konuşmuyor?

Film Ada’nın altı yaşından beri konuşmadığını, fakat bunun nedenini kendisinin de bilmediğini söyler. Bu durum bir tanıyla açıklanmaz; sessizlik, onun iç sesi ve çevresindekilerin onu yorumlama biçimi üzerinden işlenir.

Ada’nın parmağının kesilmesi neyi ifade eder?

Sahne, Stewart’ın Ada’nın bedeni ve evliliği üzerinde kurduğu şiddetli kontrolü gösterir. Sonraki protez ve yeniden piyano çalma, iyileşmenin mümkün olduğunu düşündürür; şiddeti özgürleşmenin gerekli bedeli yapmaz.

Piyano filmi feminist midir?

Film kadın arzusu, bakış ve ataerkil evlilik üzerine güçlü bir anlatı kurduğu için feminist okumaya elverişlidir. Māori akademisyenlerin sömürgeci temsil eleştirisi ise filmin cinsiyet alanındaki açılımının bütün iktidar ilişkilerini kapsamadığını hatırlatır.

İlgili Yazılar

CEVAP VER

Bir yorum girin
Adınız

- Advertisement -spot_img

Son Yazılar