Hayatımız boyunca bir şeyler edinmekle meşgulüz: Bir isim, bir makam, bir itibar, bir kimlik, biraz daha görünürlük… Sanki var olabilmek için sürekli bir şeylere sahip olmamız, kendimizi bir şeylerle tanımlamamız gerekiyormuş gibi. Oysa hiç düşündük mü, bütün bu sahip olduklarımızın ardında kim olduğumuzu? Üzerimize giydiğimiz kimlikleri, başkalarının bize biçtiği değerleri ve kendimize yakıştırdığımız sıfatları bir kenara bıraksak geriye ne kalır? Belki de insanın hakikate yaklaşması, tam da bu soruyla yüzleştiği yerde başlar. Esrar Dede’nin şu beyti, bu yüzleşmeyi tasavvufi bir derinlikle dile getirir:
“Varlık libâsını soyunup fenâ sahrasına giren,
Başka bir hil’at aramaz, zira urbası hiçliktir.”
Beyitte geçen libâs, hil’at ve urba kavramları, insanın kendisine giydirdiği varlık biçimlerini düşündürür. Buradaki elbise, yalnızca maddi bir örtü değil; benliğin inşa ettiği kimliklerin, aidiyetlerin, makamların ve sahiplik iddialarının da sembolüdür. İnsan çoğu zaman kendisini sahip oldukları üzerinden tanımlar. Sahip olduğu bilgi, servet, mevki, şöhret veya toplumsal itibar, zamanla benliğinin ayrılmaz parçalarına dönüşür. Fakat tasavvufun fenâ anlayışı, insanı bütün bu geçici aidiyetlerin ötesinde bir idrake davet eder.
Fenâ, basit anlamıyla yok olmak değil, insanın kendisini mutlak ve bağımsız bir varlık olarak görme iddiasından vazgeçmesidir. Tasavvufi düşüncede bu kavram, nefsin merkezî konumunu kaybetmesi ve kulun kendi sınırlılığını idrak etmesiyle ilişkilidir. Dolayısıyla fenâ sahrasına girmek, dünyadan bütünüyle el etek çekmekten ziyade, dünyaya ve kendimize yüklediğimiz sahte anlamlardan arınmak olarak da okunabilir. İnsan, kendisini var edenin sahip olduğu şeyler değil, varoluşunun hakikatine dair geliştirdiği idrak olduğunu kavramaya başlar.
Beni bu beyitte en çok düşündüren, hiçliğin bir eksiklik değil, bir mertebe olarak sunulmasıdır. Çünkü modern insan için hiçlik çoğu zaman kaybetmek, geride kalmak veya görünmez olmak anlamına gelir. Sürekli kendisini kanıtlama, bir başkasından daha başarılı olma ve varlığını başkalarının onayıyla pekiştirme ihtiyacı hisseder. Oysa Esrar Dede’nin işaret ettiği hiçlik, insanın değersizleşmesi değil, kendisine atfettiği yapay büyüklüklerden kurtulmasıdır. Başka bir ifadeyle insan, kendisini büyütme çabasından vazgeçtiğinde hakikate biraz daha yaklaşabilir.
Burada ince bir çelişkiyle de karşılaşıyoruz: İnsan, bazen hiçliği bile bir üstünlük aracına dönüştürebiliyor. Ne kadar mütevazı olduğunu anlatırken kendisini yüceltebiliyor; dünyadan vazgeçtiğini söylerken bu vazgeçişin itibarını talep edebiliyor. Hatta manevi olgunluğunu başkalarına karşı bir ayrıcalık gibi taşıyabiliyor. Oysa hiçlik, insanın kendisine yeni bir hil’at biçmesi değildir. “Ben hiçim” diyerek yeni bir benlik inşa etmek, vazgeçildiği sanılan nefsin başka bir biçimde varlığını sürdürmesidir. Gerçek tevazu, tevazulu görünme arzusunun da geride bırakılmasını gerektirir.
Ben bu beyti, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin yeniden düşünülmesi için önemli bir çağrı olarak görüyorum. Belki de hayatın en zor yolculuğu, sahip olduklarımızı kaybetmek değil, onlarla kendimizi tanımlamaktan vazgeçmektir. Çünkü insanın üzerinde taşıdığı her kimlik, bir gün değişebilir; her makam elinden alınabilir, her itibar unutulabilir. Fakat bütün bunların ötesinde, insanın hakikate yönelişi devam eder.
Esrar Dede’nin hiçlik urbası, bana göre tam da bu nedenle başka hiçbir hil’ate ihtiyaç duymaz. Çünkü insan, kendisini yüceltmek için yeni elbiseler aramayı bıraktığında, belki de ilk kez kendi varlığının hakikatini görmeye başlar. Nihayetinde mesele, dünyada hiçbir şeye sahip olmamak değil; sahip olduklarımızın bizi kendimize mahkûm etmesine izin vermemektir. Belki de hakikate giden yol, insanın üzerine bir şeyler eklemesinden değil, kendisine ait sandığı fazlalıkları birer birer çıkarmasından geçer.