Türk Sinemasında LGBTİ+ Teması

Giriş

Sinemayı Fransızların icat edip Amerikalıların kaymağını yemeye doymadıkları günden beri, yedinci sanat sürekli bir değişim halinde seyrini sonsuza doğru sürdürmekte. Türkiye’de ise her ne kadar yüz yılı aşkın bir süredir filmler çekiliyor ve izleyicinin beğenisine sunuluyor olsa da, sektörel manada film üretiminin yaygınlaşması ve izleyicinin yerli filmlere olan alakası 1950’li yıllara dayanıyor diyebiliriz.

Mevzubahis temamızı oluşturan bireylerle alakalı yapılan filmlerin serüveni ise aslen 1960’lara dayanıyor. Başlarda film içerisine serpiştirilmiş karakterler ve sahneler ile önce lezbiyen ilişkiler, ardından trans bireylerin belirmesi ve 1980’lerin sonunda ise erkek eşcinselliği içeren filmler izleyiciye sunuluyor. 1990’dan itibaren LGBTİ+ bireylerin filmin ana karakterleri ve temasını oluşturdukları yapımlar iyiden iyiye belirginleşmeye başlıyor. 2000’lerde ise önceki on yıla görece daha soft ve tematik olarak, daha geri planda işleniyor bu bireylerin hikâyeleri. Lakin günümüzde daha da kabul edilen, fakat yine toplumsal homofobi ile de daha büyük bir savaş halinde olan LGBTİ+ bireylerle alakalı filmler, böylesi bir zıtlıklar komedyasında yapılmaya ve izlenmeye devam ediyor.

Bu incelemede, benim de bir kısmını henüz öğrendiğim LGBTİ+ temalı Türk filmlerinin dünden bugüne nasıl bir gelişim gösterdiklerini ve gösterime girdikleri yıllardaki toplumsal algının nasıl şekillendiğini, onar yıllık periyodlar içerisinde (1980 öncesi hariç), sadece Türkiye sınırları içerisinde çekilmiş 38 film örneklemesi üzerinden görmüş olacağız.

Küçük Dokunuşlar ve Büyük Hatalar

Birçok kaynak LGBTİ+ karakterlerin bulunduğu filmlerin ilk örneklerinin 1960’lardan itibaren izleyici karşısına çıktığından bahseder. Bu kısmen doğrudur. Çünkü modern anlamda Türk sinemasında söz konusu temaya dâhil karakterlerin bulunduğu ilk film; içinde bir garip mafya hesaplaşması güzellemesi barındıran Ver Elini İstanbul’dur (1962). Lakin 1934 yılında çekilen, yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul’un ve senaristliğini Nazım Hikmet Ran’ın üstlendiği Leblebici Horhor Ağa filminde trans bireylerin rol aldığı rivayet edilmektedir. Ayrıca bu film 2. Venedik Uluslararası Film Festivalinden onur diploması alarak “yurt dışında ödül almış ilk Türk yapımı film” olma özelliğini de taşımaktadır.

1960’lara gelindiğinde karşımıza ilk çıkan örneklerde kadın eşcinselliği barındıran sahneler bulunmaktadır. Atilla İlhan’ın Ali Kaptanoğlu mahlasıyla senaryosunu kaleme aldığı Ver Elini İstanbul filminde oyuncular Mualla Kavur ve Leyla Soyer’in öpüşme sahnesi, bu filmin akabinde 1963 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve dört beyaz bavulun peşinden sürüklenen bir macera filmi olan İki Gemi Yan Yana’daki Sevda Nur ve Suzan Avcı’nın öpüşme sahnesi ve 1965 yapımı Halit Refiğ’in Osmanlı’nın son dönemlerindeki entrikalarının da anlatıldığı ve bir paşanın konağında geçen olayların resmedildiği Haremde Dört Kadın filminde Birsen Menekşeli ile Pervin Par’ın birbirlerine olan aşırı yakınlığı gibi sahneler gösterilmiştir.

Bu üç filmdeki sahneler denetlemeler neticesinde sansürlenmiş, yıllar sonra orijinal haliyle tekrar görücüye çıkmışlardır. Her ne kadar bu filmlerin yönetmenleri, toplumsal gerçeklik bazlı oryantalist açıklamalar yaparak filmlerindeki lezbiyen ima eden sahneleri ve dolayısıyla filmlerini savunmuş olsalar dahi, bu sahneler gelecekte Türk sinema sektörünün başına musallat olacak erotik filmler furyasının belki de fikir babası, çıkış noktası olarak da kabul göreceklerdir. 1970’li yılların ortalarından itibaren ne yazık ki peyda olan erotik filmler furyası içerisinde LGBTİ+ temasının, özellikle de lezbiyenliğin bu filmlerdeki amacına uygun olarak malzeme edilmesi, erkek eşcinsel bireylerin ise sadece komedi unsuru olarak yer almaları gibi bir ucuzluk umarım bir daha karşımıza çıkmaz diyordum ki; yeni nesil komedi filmleri furyası diye bir şey oluverdi…

Yine de bu dönem içerisinde bir hikâye anlatma derdinde olan ve ilginç olarak tanımlayabileceğimiz bir film de çekilmedi değil. Müjde Ar’ın ilk başrolü olan Köçek’te (1975), cinsel kimliği ile alakalı sorunlar yaşayan trans birey Caniko’nun geçirdiği bir kaza sonrasında ameliyatını yapan doktorların “Aslında bu bir kadın. Kim bilir ne acılar çekiyordur. Bunu hemen düzeltmeliyiz.” minvalindeki cümlelerle, kendilerince sorun olarak tabir ettikleri durumu anatomik olarak çözmeleri neticesinde Caniko kadın kimliğine kavuşur. Böyle absürt ilerleyen bir filmin sonundaki rüya sahnesi de tam manasıyla beni benden almıştır. Yine de Köçek filmi, trans bir bireyin hikâyesini anlatması sebebiyle bu minvaldeki ilk film olarak söylenebilir.

Özgürlükçü Liberalizm ve Bülent Ersoy’u Meşrulaştırma Operasyonu

12 Eylül 1980 darbesi hayatın her alanının boğazına sarıldığı gibi, sinema sektörünü de neredeyse nefes alamayacak hale getirmiştir. Bu durumun tek olumlu tarafı erotik film furyasının tamamen yok oluşu diyebiliriz (tabi bunu demek çok doğru mudur, aslında değil). Diğer bir taraftan ise Türk sineması neredeyse sıfırdan başlamak zorunda kalmıştır. Sinemanın canlanması namına beki de eldeki en büyük koz, o dönemin ünlü ses sanatçılarının başrolünde olduğu filmler yapmaktır. Lakin arabesk müziğin adeta altın çağını yaşadığı dönemde çekilen tüm filmler, tıpkı o şarkılardaki gibi çilekeşlik ve derbederlik halinden nasibini alacaklardır.

Böyle bir ortamda ünlü Türk Sanat Musikisi üstadı Bülent Ersoy da elbette önemli bir figürdür. Lakin ortada Bülent Ersoy’un cinsel kimliği gibi büyük bir sorun (o dönem için) vardır. Hal böyleyken adeta bir duvar gibi toplumu çeperlemiş homofobinin etkisinden sıyrılmak ve Bülent Ersoy’u daha da parlatarak şöhretinden nemalanmak isteyen yapımcılar, yaptıkları filmlerin başarısının kaymağını fazlasıyla yemekteydiler.

Böylesi bir ortamda dikkat çeken ve büyük kusurları olan iki film ile Bülent Ersoy’u meşrulaştırma operasyonu başlamıştır. Beddua (1980) filminde, ilkokul çağında tecavüze uğrayan küçük Bülent, erişkin zamanlarında musikiye olan ilgisi yüzünden evinden kovulur. Lakin film içerisinde permalı saçlarıyla ve full makyajıyla salınan Bülent’in inatla bir halk çocuğu olarak gösterilme çabası ve cinsel yöneliminin değiştiğinin bastıra bastıra resmedilmesine rağmen senaryo gereği bir kadına âşık edilmesi tam bir trajedidir. Asıl sansasyonun yaşandığı Şöhretin Bedeli (1981) ise, dev bir paradokslar silsilesidir. Bülent Ersoy’un cinsiyet değiştirme ameliyatının ardından çekilen bu filmin başından itibaren artık tamamen kadın görünümüne kavuştuğu görüntüler gösterilmekte, hatta bu durum film içerisinde yer alan bazı gazete kupürlerindeki yarı çıplak fotoğraflar ile de desteklenmektedir. Ancak buna rağmen filmde Bülent hanıma inatla “Bülent bey.” diye seslenilmesi, yolda kendisini gören bir çocuğun annesine “Bülent Ersoy kadın mı, erkek mi?” diye sorması filmdeki çarpıklıkların açık bir göstergesidir. Hele ki bu filmde bir psikiyatrist sahnesi var, ona hiç girmiyorum… Her iki filmin de ortak noktasının “Ben doğuştan böyleyim!” realitesini “Allah beni böyle yaratmış! şeklinde ajite etmesiyle, söz gelimi meşrutiyet denemelerinde bulunmuş olmalarıdır. Ayrıca bu filmler trans bir bireyin başrolde olduğu ilk yerli filmlerdir diyebiliriz.

Darbenin etkilerinden yavaşça sıyrılarak normalleşmeye başlayan Türkiye’de kendini gösteren özgürlükçü liberalizm ve etkisinde gelişen zengin sınıf ile orta ve alt sınıfın arasındaki makasın gittikçe açılmaya başlamasıdır. Bu durum çekilen filmlerde söz konusu hal, üst sınıf beyaz Türklerin marjinal ve çarpık hayatlarının aslında ibretlik hikayelerle dolu entrikalar yığını olarak yer bulmuştur. Sanki sadece onlar hap ve uyuşturucu kullanıyor ve fuhuş bataklığında sürükleniyorlarmış gibi resmedilen hikâyeler içerisinde, Hülya Avşar’ın başrolünde olduğu Suçlu Gençlik (1985) filminde, bir şirket patronunun genç bir erkekle olan ilişkisi gösterilmektedir. Yine Hülya Avşar’ın başrolünde olduğu Melodram (1988) isimli filmde ise, yazar Esra’nın (Hülya Avşar) uyuşturucu bağımlısı ressam kocası Koray (Yalçın Dümer) ile yakın dostları otel sahibi Behzat’la (Macit Koper) olan ilişkisine yer verilmektedir (ayrıca bu filmde kullanılan müzik berbat bir seçim). Bir diğer film olan Kadir İnanır’ın Anadolu erkeği bir avukatı canlandırdığı Acılar Paylaşılmaz’da (1989), avukat Erdoğan’ın yıllar sonra bir araya geldiği oğluyla birbirleri tanıma süreci içerisinde, yatakta başka bir erkekle basmak suretiyle oğlunun eşcinsel bir birey olduğunu öğrenmesi ve akabinde ağzını burnunu dağıtması gösterilirken, filmin sonunda oğlunu affedip beraber ufka bakmaları gibi bir acayip olaylar bütünü bulunmaktadır.

Diğer erkek eşcinselliği içeren filmlerde bu bireyler, adeta karalama politikası uygularcasına kötü, para için herkesi satan, ağına düşürdüğü genç kızları fuhuşa sevk eden karakterler olarak gösterilmektedirler. Bu durumun en bariz şekilde görüldüğü filmler Kıskıvrak (1986) ve Zirvenin Bedeli’dir (1989).

Yine bir Halit Refiğ filmi olan ve yine Osmanlı’nın son zamanlarını kendine dert edinen İhtiras Fırtınası (1983) filminde, Gülşen Bubikoğlu ve Zuhal Olcay’ın karakterleri arasındaki ileri derecede yakınlık ve Atıf Yılmaz’ın beyaz Türklerin elit yaşantısı içerisinde yuvarlanan Dul Bir Kadın (1985) isimli filminde, Müjde Ar ve Nur Sürer’in birlikte ve çıplak uyudukları bir sahne üzerinden lezbiyenlik iması 1980’li yıllardaki kadın eşcinselliği göndermeleri örneklerindendir.

Ödüllere Doymayan Filmlerdeki Sert Gerçekçilik

1980’lerden kalma özgürlükçü liberalizm rüzgârının filmlerdeki etkisinin artık yavaşça dinmeye başladığı bu yıllarda, belki de anlatılması gereken en önemli husus, ülkemizin belli başlı tüm film festivallerinde ödül almış filmlerin benim tabirimce yönetmen ve senarist fantezileri olması durumudur. Özel televizyonların yayına başlaması artık çıplaklık ve cinsellik gibi unsurların gazete kupürlerinden televizyona taşınması durumu şüphesiz bahsedilen unsurların artık daha görünebilir olmaları münasebetiyle sinema filmlerinde de daha cesur biçimlerde kendilerine yer edinmişlerdir (Örnek: Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri, Mum Kokulu Kadınlar, Bir Kadının Anatomisi, Bay E).

Bu durum ister istemez LGBTİ+ bireylerin hikâyelerini içeren filmlere de sirayet etmiştir. Ancak diğer taraftan bu bireyler sadece filmler içerisinde herhangi birer karakter veya bir ajitasyon ya da kötülük nesnesi olarak değil gösterilmekle geçiştirilmemiş, ana hikayenin odağı haline gelmişlerdir. Böylesi güzel bir gelişmenin ilk örneği Düş Gezginleri’inde (1992), taşraya tayini çıkan bir doktorun (Meral Oğuz) aynı taşradaki genel evde çalışan ve çocukluk arkadaşı olan Havva (Lale Mansur) ile birbirlerine olan tutkulu aşkı anlatılmaktadır. Bu film lezbiyen karakterleri başrol oyuncusu olan ilk filmdir.

Peş peşe vizyona giren iki film geçtikleri mekân dolayısıyla birbirleriyle büyük benzerlik gösterseler de, ikisi de özgün yapımlar olma özelliğini taşımaktadır. Dönersen Islık Çal’da (1993), yine başkarakterler olan trans bir birey (Fikret Kuşkan) ile bir cüce bireyin (Mevlüt Demiray) zamanla gelişen dostlukları anlatılmaktadır. Kültür Bakanlığı destekli Gece Melek ve Bizim Çocuklar’da (1994) ise seks işçisi Serap (Derya Arbaş) ve para için başka bir erkekle birlikte gizli bir ilişki yaşayan Hakan’ın (Uzay Heparı) aşkları anlatılmaktadır. İki filmin Beyoğlu’nun arka sokaklarını kendine mekân edinmiş olması, anlattıkları hikâye içerisinde gasp, cinayet ve tecavüz gibi illegal gerçekleri, trans seks işçilerinin hayatlarını ve yaşadıkları zorlukları cesur bir biçimde resmediyor olmalarıdır.

Gel gelelim bu dönemde çokça sansasyona sebebiyet veren ve bugünün koşullarında çekilse dahi başına bin türlü delalet gelecek iki filme. Hazerfan Ahmet Çelebi’nin hikâyesinin anlatıldığı İstanbul Kanatlarımın Altında’da (1996), 4. Murat’ın (Burak Sergen) eşcinsel olarak tasvir edilmesine yer verilmesi ve yapım aşamasında Kültür Bakanlığı desteği alınması çok büyük tartışmalara sebebiyet vermiştir. Öte yandan Ferzan Özpetek’in ilk filmi olan Hamam’daki (1997) eşcinsel iki erkeğin (Alessandro Gassmann ve Mehmet Günsür) öpüşme sahnesi büyük yankı uyandırmıştır.

Tüm bu filmlerin dışında Ağır Roman’da (1997) Gligli Salih’in (Okan Bayülgen) çocukluk arkadaşı Osman’ın (Küçük İskender) bastırılmış cinsel kimliğinin açığa çıkışı ve gelişim süreci bir yan hikaye olarak gösterilmektedir. Ayrıca herhangi bir yerde bulup izleyemediğim Robert’in Filmi (1990) ve Sokaktaki Adam (1995) filmlerinde LGBTİ+ karakterlerin bulunduğu rivayet edilmektedir.

Duraklama Dönemine Rastgelen Popüler Kültür Tuzağı

Böylesi hareketli geçen on yılın ardından, 2000 yılı ile başlayan zaman diliminde daha çok içlerinde LGBTİ+ karakterlerin yan hikâye unsuru olmaları göze batmaktadır. 1990’ların dinamikliğinin ise yavaş yavaş azaldığı görülmektedir. Ancak 90’lardan kalan “İşin duygusal yönü” pratiği anlatılan hikayeler içerisinde yine kendini göstermektedir.

Bu on yıl içerisinde en çarpıcısı olan film şüphesiz Kutluğ Ataman’ın yönettiği İki Genç Kız (2005) filmidir. İki başkarakterden biri olan Behiye’nin (Feride Çetin) ortak arkadaş vasıtası ile tanıştığı Handan’a (Vildan Atasever) olan platonik aşkı hikâyenin merkez unsurlarından biridir. Bayılarak seyrettiğim bu film benim diyen Avrupa sineması örneklerine taş bile çıkarır niteliktedir nazarımca. Birbirlerine bir şekilde bağlanan ve beş farklı çocuk masalının yetişkin usulü çağdaş yorumlamasının beyaz perdeye yansıtıldığı Anlat İstanbul’da (2005), “Külkedisi” hikayesinin bu yorumdaki karakterleri trans birey Banu (Yelda Reynaud) ile küçük esnaf Fikret’in (İsmail Hacıoğlu) aşklarının filizlenişi gösterilmektedir.

Bu iki güzel örneğin dışında bir Mahsun Kırmızıgül çorbası olan (yine de iyi bir film) Güneşi Gördüm’de (2009), yaşantısı nedeniyle cinsel yönelimi bastırılmış olan Kadri’nin (Cemal Toktaş) İstanbul’a göç ettikten sonraki kendini buluşu ve değişimi bir yan hikâye olarak anlatılmaktadır. Ümit Ünal’ın ilk filmi olan ve tamamen bir çapraz sorgu sırasında geçen, neredeyse tek mekân diye niteleyebileceğim müthiş filmi 9’da (2002), mahallenin eşcinsel fotoğrafçısı Firuz’un (Ali Poyrazoğlu) ana hikâyedeki olaya dolaylı yoldan şaşırtıcı bir girişle hizmet edişi sergilenmektedir.

Politik bir film olan ve dönemin derin devlet ilişkilerini gün yüzüne çıkaran Filler ve Çimen (2000) filminde, otel ve kumarhane sahibi karakterin (Taner Barlas) oğlu (Berke Üzrek) ile sağ kolunun (Uğur Polat) ilişkisi, Hırsız Var’da (2005) eşcinsel modacı Seçkin’in (Haluk Bilginer) Cemil İpekçi göndermesi olarak rivayet edilmesi ve Kabadayı (2009) filminde de eşcinsel Sürmeli (Rasim Öztekin) karakteri mevzubahis filmlerde yan hikaye olarak ya da sadece orada bulunmuş olarak filmlere dahil edilmişlerdir.

Son olarak içinde bir adet Hande Yener bulunduran ve trans bireyler ile alakalı olduğu rivayet edilen Kraliçe Fabrikada (2008) filmini izleyecek kaynak bulamadığımdan buraya ek bir bilgi şeklinde bırakıyorum.

İki Tematik Çalışma ve Ortaya Karışık Ne Varsa…

İçinde yaşadığımız ve olup biteni anlatmama gerek olmadığı bu dönemde, çokta uzatmadan örneklemeleri yapmaya başlayayım da, hep beraber bir kez daha “Bu dönemde bu işler yapılabilmiş demek” diyebilelim.

Özellikle bahsedilmesi gereken iki filmden ilk Zenne’de (2011), cinsel kimliği yüzünden ailesi tarafından katledilen Ahmet Yıldız’ın hikâyesi anlatılmaktadır. Bu film içerisindeki ışıkların ve renklerin ahengi bir yana dursun, asıl çarpıcı olan kısmı ise TSK sahnesidir. Teslimiyet (2010) filminde ise, dört trans bireyin hayatları ele alınmaktadır. Zenne’ye nazaran çok daha amatör ve düşük bütçeli olan bu filmin ruhu hiç reddetmeksizin iyi olduğunun kanıtıdır. Yine de aşırı duygu yüklenmiş her film gibi arabesk olmaktan kaçamamaktadır.

Ümit Ünal’ın yine bir tek mekân filmi olan Nar’da (2011), filmde anlatılan hikâye ne kadar bu durumla alakalı olmasa da başrol karakterler lezbiyen bir çifttir (İdil Fırat ve İrem Aktuğ). Benzeri bir durum Çağan Irmak’ın Tamam Mıyız? (2013) filminde de görülmektedir. Nardan farklı olarak eşcinsel kimliği yüzünden ailesi tarafından dışlandığı ima edilmiş olan Temmuz (Deniz Celiloğlu) ile engelli birey İhsan’ın (Aras Bulut İyinemli) dostlukları anlatılmaktadır. Sizin de aklınız bir Dönersen Islık Çal’a gitti değil mi? Lakin başkarakterlerinin benzerliği haricinde başka bir alakaları bulunmamaktadır iki filmin de.

Serra Yılmaz’ın ilk yönetmenlik deneyimi Cebimdeki Yabancı’da (2018), cinsel kimliğini herkesten saklayan Suavi (Çağlar Çorumlu) karakteri çoklu başrol sisteminde kendine yer bulmuştur.

Yine kenarda köşede sadece bulunan ve hikâyeye katkısı ya az ya da hiç olan karakterlerin bulunduğu filmler de şunlar oluyorlar (evet yazmaktan yoruldum): Ekşi Elmalar (2016) filmindeki eşcinsel çerçi (Cezmi Baskın) ve Aile Arasında (2017) filmindeki pavyon şarkıcısı trans birey (Ayta Sözeri). Tabi böyle örneklemeleri bu on yıl için daha da çoğaltmak mümkün ama kalitemizi düşürmenin ne gereği var.

Bu dönem içerisinde de izleyemediğim ve içinde LGBTİ+ bireyler olan Tuzdan Kaide (2018) ve yazının yazıldığı zaman diliminde festivallerde gösterimi yapılmakta olan Aşk, Büyü vs. (2019) filmleri hakkında da yorum yapamıyorum.