Duygu Oyunları

Bazen gündelik hayatın koşuşturması içinde oradan oraya sürüklenirken ani ve kesin bir düşünce belirir insanın zihninde. O kadar şiddetlidir ki sanki ayağınızın dibine şimşek çakmış gibi sabitler sizi olduğunuz yere. Saniyeler içinde sizi, etrafınızı çevreleyen gerçeklikten koparır. Sanki bir anda dünya durmuş ve siz havada süzülüyormuşsunuz gibi hissettirir. Düşünce ne kadar güçlüyse maalesef ki yere çakılışınız da o denli sert olacaktır. Ben de böyle anlamıştım büyüdüğümü.

Ortasıydı yazın, deli bir sıcak. Koşarak gelmiştim eve, ama nasıl üzülüyordum. Canım dertlenmek istemişti de kılıfı mı denk gelmişti yoksa minare kılıfa sığmayıp kalbimi mi delmişti hâlâ bilmem. “Şuydu adı” demeyeceğim ama adının bende çağrıştırdığını hatırlarım. Beyazdı, bembeyazdı. Esmer teninin kavrukluğuna inat gençlik günlerimin saflığı kadar beyazdı. Tam da böyle bir ağaç altı, “vazgeçtim senden” demişti. Keşke o günlerden bilebilseydim, kendi kendime oynadığım küçük duygu oyunlarının bir gün kontrolden çıkıp birike birike karakterimi oluşturacağını. O zaman hiç içime atar mıydım? Bizim arkadaşlarla halı sahaya gider top peşinde koşturur, belki birilerini yumruklardım. İyi olurdu, alışırdım, öğrenirdim olumsuzluklar karşısında sinirimi alakasız şeylerden çıkarmayı, affınıza sığınırım “hödük” olmayı. Rahat ederdik bu yaşlarda. Velhasıl, o günlerde bacak kadar boyumuz tabii ama duygu desen bir seksen. Ha şimdilerde geçtik bir sekseni de, dedim ya karakter işte, geçemediysek hâlâ duygu boyunu. Neyse demem o ki ilk o gün öğrendim ben içimdeki duygunun boyutsuzluğunu. Eyvah dedim kendi kendime oğlum işin var bu hayatta, bu duygusallıkla. Bir de şu düşünce kaldı o günlerden aklımın bir kenarında;

Onun beni sevmeyi bıraktığına mı üzülüyordum? Yoksa bir noktada herkesin ve derinden bağlandığım her şeyin bırakıp gideceğini mi anlamıştım, genç yaşta?  

Alican Beşerler
I was born as a marble, will die as a sculpture.