Dudaktan Kalbe, Çanaktan Böceğe

Verdiğim sözleri tutmak konusunda da, tutmamak konusunda da gayet başarılıyımdır. Bu yazının başlığının çok sevgili “Açma Germe Reis” tarafından ısmarlanmış olması sözlerimi tutabildiğim kısma dair çok belirgin bir örnek bence. Zira böyle bir yazı başlığı kullanmak, altına yazacak cümlelerin başlığı nitelendirmesine olanak sağlayacak türden olmayabilir. El mahkum, söz ağızdan çıktığı için yine ve bilmem kaçıncı defa anlatmaya başlıyorum…

Söz kısmının öteki yüzünde tutmadıklarım var. Telaşa mahal yok; tutmadığım sözlerin hepsi kendime verdiklerim. Kendime verdiğim sözlerin bir kısmını tutabiliyorum sadece. Onlarda uygulamaya geçirilmesi en kolay olanlar oluyor. Mesela yemeği iki öğüne indirip ekmeği bırakmak gibi. Her gün en az on bin adım atmak, her sabah güne kahve ile başlamak, her pazar evi temizlemek en somut ve en tutulası söz örneklerim. Belirtmeden geçmeyeyim; ev temizliğinde hala o kadar da iyi değilim.

Diğer yandan da aile evinden çıkıp kendi evime yerleştiğim günden beri en az yirmi defa bir şeyler yazmak adına başına oturduğum, ne hikmetse bunu beceremediğim ve kendimi ya saçma bir oyun oynarken ya da oyun videoları izlerken bulduğum laptop ile haşır neşir olma seanslarım var. Kocaman bir televizyon aldım kendime, tam tamına 165 inç! Oturur MUBİ’de art house şeyler izlerim ve onları da irdeleyen şeyler yazarım diyorum. Sonu yine laptop başında Amoung Us ya da Fall Guys oynamak ile biten eylemlere dönüşüyor bu hevesimde. En azından baya belgesel izledim bu sırada, o da bana kâr kaldı.

Okumak için elime aldığım kitapların sadece kapağına bakmak, internetten bulduğum yemek tariflerini sadece bulmuş olmak, boş vakitlerimde en az beş kilometre koşmak gibi rafine heveslerim hep kursağımda düğüm… Tüm bu kendime verdiğim sözleri tutabilecek herhangi bir engelim olmamasına rağmen geldiğim nokta utanç verici. Tüm bunları kafamda kurup hayıflanmanın enteresan bir cazibesi var ama diğer bir taraftan da, bir boomer olarak, sürekli sızlanan emekli albay halimle yaşadıklarımı düşünüp, teoriden pratiğe geçiremediğim her hayalim için aklımın içinde her birini hatalı park etmiş bir araba olarak kodluyor, sonrasında da hepsinin sileceğini kaldırıyorum. Nasıl olurda hiç işime gelmeyen bu durumun içinde sürüklenmekten bu kadar şikayet etmem diyordum… Oda sanırım bugüne kadarmış.

Yanlış anlaşılmasın, naçizane başkaldırımın muhtemel etkisi yarın sabaha kadar sürecek. Deminden beri anlattığım ne varsa, gün doğumundan itibaren aynı yoğunluğuyla devam edecek. O, fırında yapılacak tüm et yemekleri bir müddet daha kafamın içinde pişecek. Elimi attığım ne varsa, aslında elimi atmamış olacağım onlara. Çünkü elimi hareket ettirmeyi bir atılım olarak kafamda tanımlamış olacağım bu sırada. Zaman akacak, göğsümün orta yerine oturan öküz, kaburgalarımın üzerinde iyice yerini yapacak. Yersiz ağlama niyetleri nefesimi daraltacak. Her sessizlikte beynimin içinden sağ kulağıma acımasız bir çınlama sirayet edecek. “… Bir boşluk ki, asla dinmeyecek. Her şey bir anda anlamsız gelecek. İşet biz o gün…”

Hikaye anlatmak, anlatanın bir sonuca varmak isteğinden gelir. Kendi sözüyle başlayan ve yine kendi sözüyle sonuçlanan bir hikaye, anlatanın ve dinleyenin sona varma isteğinden ibarettir. Bazı hisleri, bazı durumları ne kadar sonsuza kadar sürecekmiş gibi tahayyül etme çabası gütsek dahi, böylesi sevimli umutlar hayatı biraz daha çekilir yapmaktan öteye gitmez. Bu durumda, madem hepimiz hikaye anlatmayı ya da dinlemeyi, kısaca hikayeleri seviyoruz; o vakit ayağımızın birinin her daim kapının eşiğinde olması gerekmez mi? Hepimizin sonuçlara olan tutkusu, sonsuzluğu niteleyen her ne varsa, o tutkunun ellerinde şamar oğlanına dönüştürülüyor. Dudaktan kalbe, çanaktan böceğe, sebep sonuç ilişkisinde olan ne varsa artık onları bir salalım mı dersiniz? Biraz da realizm ha?..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir