Ay Karanlık Ay Gidiyor

Demir attım geceye yine içim de bin ağıt. Hangi yıldızın kuyruğuna takıldı da gitti hayallerim öyle uçsuz öyle bucaksız .
Öylesine de  imkansız.
Gül kurularını yeşertmiştim yollarında.
Adında ki her harfte bir şiir aramıştım.
Benim yazdığım her satırı sen sildin.
Benim ilmek ilmek işlediğim her kelimeyi.
Sen korkusuzca kullandın hep kalbinde ki o kara silgiyi.
Kulağım da milyonlarca ezgi.
Karşımda oturuyor hayalin.
Galiba aklımı da yitirdim.
Bahçeler ektim yoluna,
Bir dal kuru çiçek vermedin.
Kırk yıl ötede kırk kurak çölde kaldım.
Su vermedin.
Yedi gezegen öteden yetmiş bin defa düştüm.
Bir kere el vermedin.
Bin defa Yedi kuşak geriden, yedi kayıp kıtanın yedi kara ikliminden seslendim.
Bir kere kulak vermedin.
İçimde bin kasvet köşe başı kaldırım her tarafım çıkmaz sokak.
Bir kere yönüm olmadın.
Sağım solum önüm arkam hasret, bir orman ki dudaklarım kurumuş kurak.
Bir kere su dökmedin.
Ellerim susmuş dudaklarım yazıyor.
Gönlüm bir gönülsüze emanet,
Dallar kırık, kapılar kilit, parmaklar demir hapishane odası sanki içim kasvet.
Kalpsiz kara bir gemi yosunlaşmış deniz akmaz dingin.
Ve sen en güzel emanetin ihanetisin.
Boğuyor gece hayallerimi nefesimi,
Kesiliyor artık susuyorum karanlık bir köşede. Her an gelecekmişsin gibi ansızın tıpkı gittiğin gibi.
Hangi dert pusulasında kuzeyi gösteriyorsun ?
Hangi gökkuşağında siyahsın?
Mavi bir gezegendi umutlarım hayallerimde sakladığım ve de arkasına saklandığım.
Ardın sıra yürüdüğüm yollar yokuş olmuş hep taşlar düşmüş kanar ayaklarım.
Bak şimdi,
Takvimden düşen yaprakları satardım yanına varmak için.
Şimdi içinde bulunduğum bu amansız hâl hangi günün karanlık ertesi.
Oysa ki bir dünya kurmuştum bize insanlardan çok uzaklarda,
Ay, yıldız, gökyüzü ve kitaplardan oluşan.
Şimdi,
Bir ben ben asılı kaldım o gökyüzünde o kitapların arasında.
Kaç duvara daha dert yanacağım ?
Kaç duvara daha parmaklarımla satırlar karalayacağım ?
Kaç sayfayı daha beynimden yırtacağım ?
Kaç kuyu haykırışlar arasında daha susacağım ?
İnan bilmiyorum !
Karanlıktan korkardım ışık açık uyurdum.
Şimdi,
Gündüzden nefret ediyorum.
Yıllar geçse de kimseye söyleyemeyeceğim bu yangını.
Bir elimde kor alev, bir elimde köz.
Birisi kalbim,
Birisi beynim.
Yüz elli bin kilometre öteden,
Yüz elli milyon ses içerisinden,
Yüzünü duyar,
Sesini tanırdım.
Galiba artık kör ve sağırım.
Değil yüz elli bin kilometre öteden artık yüzünü tanımak yüz adım önümde dursan yanından geçsem tanımam !
Her gece yastığımın üzerine düşen yaşlar da ne kadar yas tuttuğumu bilemezsin.
Ölmüş ve çürümüş bütün duyularımı ve duygularımı Mecnun’ un kalbini alsam da diriltemezsin.,
Yüzünü avuçlarımın arasına aldığım kadar sanırdım dünyayı.
Düşen yaprak misali değişen mevsim gibi bitirdin bu rüyayı.
Ansızın aydınlanırdı gecem yüzünde güller açtığında,
Dert sızı kalmazdı kapalı kapılar arkasında ağladığım odamda.
Şimdi,
Ölümün az kaldığı günlerde
Yaşamanın geç kaldığı saatlerde,
Bin asrın,
Bin kahrın,
Bin yıllık fırtınanın gülün fıtratımı yok ettiğim pencerenin ardında,
Hayalin karşımda, yüzümde bin feryat ile,
Bin gam ile,
Kendimi boşluğa bırakıp bırakmamakla cebelleşiyorum.
Bir gidiyorum !
Bir geliyorum !
Bak görüyor musun ruhumu bıraktım her sokağa,
Her adım başında,
Her durakta,
Dert otobüsünü bekler oldum bende.
Sayende,
Duyuyor musun her fırtınada adım sayıklanıyor.
Görüyor musun her toz bulutu yüzümü duvarlara resmediyor.
Kara bir gün,
Karaya boyanan hayallerimi,
Kara gömün !
Her aklına geldiğimde geceyi aydınlatan “ Ay” da hatırla bizi,
Ve unutma,
Ay karanlık ay gidiyor bu bizim hikayemiz…

2 Comments

  1. Hüleyda Sultan Geçgel Cevapla

    “Takvimden düşen yaprakları satardım yanına varmak için…”
    .
    Ne de hisli bir şiir olmuş. İçiniz konuşmuş. Bazen kırgın bazen hissiz…
    Yüreğinize derman, kaleminize sağlık 🌾

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir