Adın mı? Su Perisi…

Bunca zaman kaçtığı insanların, ayaklarına sarılan bir köstek olduğunu fark ettiği an duraksadı adam. Sürekli kaçtığı ve durmadan koştuğu için çevresinde olup bitenleri görmemişti.  Saatlerin, günlerin belki de ayların geçtiğinden bihaber yürümeye ve susmaya yemin etti. Bir seher vaktinde, gece hazin karanlığını dünya üzerinden çekerken, güneş yeniden ortaya çıkmak için çaba sarf ediyordu. Kaldırıma yansıyan belli belirsiz ışığın nereden geldiğini anlamak için uğraşırken, bu kör sokaklarda ilk kez yere bakarak yürümeye başlamıştı. Kaldırımlar en son gördüğü gibi kırmızı ve 4 köşeli dikdörtgenlerden yapılmamıştı. Bitiminden yükselen bina birkaç yıl önce gördüğü 2 katlı ve sıvası dökük o ev değildi. Çocukluğundan beri sokağın köşesinde duran çınar ağacı yoktu. Yerine bir araba park etmişti. Derin bir nefes aldı ve içten içe sorular sormaya başladı. Neler olmuştu… Ciğerlerinden dolarak gelen o öksürük, bütün düşüncelerine nokta koymasına yetmişti.

Yıllar dedi adam, yıllar ne çabuk geçmişti…

Ellerine baktı. Sararmış tırnakları, nasırlı, kırışmış elleri eskisi gibi değildi peki ya yüzü, kim bilir o nasıldı? Ani bir hareketle yürüdüğü yoldan geri istikamete döndü. Bunca zaman ezbere yürüdüğü yol sanki hiç olup uçmuştu. Sağ tarafında kalan marketi hayretle inceledi, halbuki orası en son hatırladığında düzenli olarak tıraş olmaya gittiği berberiydi. Artık emin olmayan adımlarla beraber yürümeye devam ediyordu. Her şey değişmişti. Ne sokakta oynayan çocuklar kalmıştı ne de onları eve girmeleri için sürükleyen anneler… Sokaklar!

Ne kadar kalabalık olsa da, hiç olmadığı kadar sessizdi. Karşısından ona doğru yürüyen yaşlı kadına yardım etmek için çevresinde dolaşan kimsecikler yoktu. Hemen solunda kalan mescit kapatılmış, yerine içinde insanların tavla, kart oynadığı bir kahvehaneye dönüşmüştü. Geniş sokaktan ayrılıp kendi sokağına döndüğünde onu beklemesi gereken gürgen ağacı ve hemen yanında kedi yavruları için yapılan kulübe yoktu. Üstelik adam bu mahalle de yaşadığını gösteren hiçbir kanıt da bulamıyordu. Asfaltın üzerinde oluşmuş teker izlerini takip ederek yaşadığı binanın kapısına gelmişti. Kendi yaşadığı binaya bir süre bakıp içinden “hiç değişmemiş” diyerek derin bir nefes aldı. Cebinde şıngırdayan anahtarlardan dış kapıya uyanı sessizce anahtar yuvasına sokup, tık sessini duymayı bekledi.

Sanki kapı eskisi gibi hafif değildi yada o eskisi gibi güçlü…

Binanın içine yavaşça adım atarken yeni bir şey fark etmişti. Artık yoğun yemek kokuları binayı etkisi altına almıyordu. Eski günlerini hatırladı bir anda, “Yine mi koyun eti, nasıl bir mide var sizde!” diye söylendiği anlar geldi aklına, sonra sessizce mermerlerin üzerinde yürümeye devam etti. Ne kadar garip, beyaz, gri ve siyahın böyle bir uyumaya sahip olduğunu şimdi fark etmişti. Asansörün çalışma sesi ile irkilerek, aşağı inen asansörde biri olabilir düşüncesi ile merdivene doğru hızlı adımlarla yürüdü. Duvarlara ellerine sürüyerek yavaş yavaş merdivenleri tırmanmaya başladı.

“Geçmiş” deyiverdi bir anda, geçmemişti.

Artık kimse kapıya ayakkabısını bırakmıyordu. “Ne ilginç!” deyiverdi. Merdiven uçlarında güzellikleri ile can alan lavantalar yoktu. “Yazık olmuş…” dedi.  Kimse evlerde bağrışmıyor ve ses çıkarmıyordu. “Sonunda!” dedi. Sensörlü ışıklar bile artık birilerini görmeye ihtiyaç duymadan, işittikleri ayakkabı sesleri ile birer birer yanıyordu. “Tuhaf!” dedi ve gülümsedi. Eğer dışardan birisi onu izleseydi, içinden geçirdiği cümlelerin yüklemlerini belli aralıklarla dışa vuruşuna şaşırarak bakacak ve delirmiş bu diyecekti. Bunca düşüncenin arasında evinin kapısına gelmişti. Hala aynı kapı diye iç geçirdi, değişmemişti. Düşüncelerini ele alan bu anlamsız girdabı bir köşeye itip, kapının yuvasına uygun olan anahtarı bulmakla meşguldü. Bir iki derken en sonunda alt kilide uyan anahtarı çevirerek kapıyı açtı. Kapı içeriye doğru yavaşça aralanırken, önce evinin eskisi gibi kokmadığını fark etti. Sonra açılan kapı ile beraber gözlerinin önüne serilen manzarayı şaşkınlıkla izledi. Yerlerde kırışmış bir şekilde duran elbiseler, duvarda yamulmuş tablo, masanın üzerine dağınık halde atılan battaniye, köşede toplanmamış süpürge ve camdan içeri dolan soğuk rüzgar… yavaşça sağ ayağını kaldırıp içeriye girdi. Hiçbir şey hatırladığı gibi değildi. Nedense sendelemeye başlamıştı. İçine bir acı oturmuş ve yasını tutmaya başlamıştı. İçerisi soğuk ve en acısı hazin bir hikayenin kokusu ile yoğrulmuştu. Rüzgarın estiği odadaki camı kapatmak üzere küçük odaya yöneldi. Bir an duraksadı ve gözlerini kapatıp yanındaki duvardan destek aldı. Birkaç saniye sonra kendini toparladı ve odaya girdi. Yerlerde duran cam kırıkları, etrafa savrulmuş kıyafetleri hayretle izliyordu. Sanki sabah bu evden çıkmamıştı, sanki bu ev onun değildi, belki sorsalar o aylarca bu eve girmediğini söylerdi. Cama doğru yürürken duvara montajlanmış kenarları ince işlemeler ile süslü aynaya yansıyan kendini gördüğünde hareket edecek gücünün kalmadığını şimdi daha iyi anlıyordu. Saçları hatırladığı gibi siyah ve taranmış değildi, aralarda nadir gözüken beyazlar şimdilerde tüm tellerini esir almıştı. Sakalları ölçülü ve nizami bir şekilde kesilmiş bir İstanbul beyefendisini anımsatmıyordu. Üstünde duran “parkedeki yırtıklar” anlamsız sorularına bir anlamsızlık daha ekliyordu. Yavaşça ellerini başına kaldırıp saçlarını toplamak için el atmıştı ki, aynada sol duvardan yansıyan o fotoğrafı gördü. Fotoğrafa doğru döndü ve duvardan indirip eliyle okşamaya başladı. Ne kadar da tozlanmıştı, örümceklerin yuva yapmasına nasıl olmuştu da izin vermişti. Neyi eksik yapmıştı, neredeydi hata, bir anısına nasıl olmuştu da böyle bir kötülüğü ona mübah görmüştü. Anılar yavaş yavaş kendini belli etmeye başlamıştı, önce ellerine değen ellerini anımsadı, sonra ellerinde ona dair biriken kanı… “Sonra” dedi. Heyecanlanmıştı. Istırap çekiyor bir yandan da aklında canlanan o anları tekrar yaşıyordu. evet o ölmüştü ve hala gençti. Fotoğrafta gülüyor ve ona bakıyordu.

Yıllar geçmesine rağmen o hala o duvarda gülmeye devam etmişti.

Kendisi ise 2 yıl içinde, yıllarıyla beraber heba olmuştu. Derin bir nefes aldı ve duvara sırtını yaslayıp odanın her bir köşesini ayrı ayrı incelemeye başladı. Soğuk artık eskisi gibi üşütmüyordu. Şimdilerde daha derin bir soğuk esir almıştı bedenini…

Zeliha dedi ve sonra sustu…“Su perisi”…

Dış kapıdan bir çocuk söylenerek içeri daldı, “Dayı kapat diyorum şu kapıyı, başına bir şey gelecek.” dedi ve sustu. Dış kapıyı yavaşça örttü. İçinden söylenerek konuşan bu çocuk  15-16 yaşlarında 175 boylarında yeşil gözlü ve sarışın bir delikanlıydı. Adamın yeğeniydi ve her gün bu saatlerde evine gelir ve onu kontrol edip, yemek yedirirdi. “Bak bu seferde vazoyu kırmışsın, bize gel diyoruz dinlemiyorsun.” dedi ve sonra yeniden sustu. Aslında dayısının ona şuan saçma da olsa cevaplar vermesi, bir hayalet gibi önünden geçmesi ve susup karşına oturması lazımdı. Dayanamadı ve “Neredesin sen!” diyerek diyerek oturma odasına yöneldi. Bir yandan yerlere fırlatılmış eşyaları toplamaya çalışırken, bir yandan da meraklı gözlerle dayısını arıyordu. “Umarım bu sefer kapıyı açık bırakarak dışarı çıkmamışsındır.” deyiverdi. Sonra yine sustu. Bu hiç hayra alamet değildi. Son kez yine söylendi. “Ev olmuş buzhane, kışın ortasında cam açmak nedir!” diyerek küçük odaya daldı. Birkaç adım attıktan sonra durdu. Sağ tarafta yere oturmuş ve elindeki çerçeveyi kıyafetiyle temizlemeye çalışan dayısını gördü. İlk kez ağlıyordu. Onu yıllar sonra ilk kez ağlarken gördü, saçlarını çekiyor, kıyafetiyle çerçevenin tozunu alıyor ve ara sıra onu öpüyordu. Sustu… Ne yapılabilirdi ki, annesi şuan yanında olsa kardeşine ne yapardı. Düşündü ve yine sustu. Kesin kızardı dedi ve ağlamaklı bir sesle: “Camı açık bırakmışsın hasta olacaksın hem bu ne hal!” dedi. Camı kapattıktan sonra yanına çöktü ve fotoğrafa baktı. Dakikalar su gibi ilerlerken, dayısının sorusu irkildi.

“Söylesene kaç yıl olmuştu”…

Söylemeli miydi? Annesi olsa söylerdi ve hatta azarlar sonra da onu kocaman kolları ile sarardı. Duraksadı ve “2 yıl…” dedi. Ne kadar çok olmuş diye iç geçirdi adam,  gerçekten ne kadar çok olmuştu… Yavaşça yerinden doğruldu ve etrafına bakmaya devam etti. Elindeki fotoğrafı eski yerine astından sonra bana yardım ette, şu evi toplayalım dedi adam. Yeğeni şaşkınlıklar içinde ona bakarken “Ne duruyorsun?” diyerek tebessüm etti.  Ayağa kalktı ve dayısının karşısına dikildi. Dayısı ona bakarken içinden ne kadar da büyüdüğünü düşünmekle meşguldü. Halbuki iki yıl içinde her gün bu evde, onun kırdıklarını toplayan oydu. Delikanlı duraksadı ve bir anda dayısına sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı. “Eski haline hiç dönmeyeceksin sandım dayı.” dedi. Cümlesinin sonlarına doğru kelimeler boğazında düğümlenmeye başladığı fark ettiğinde susmanın en doğru yol olduğunu düşünüp cümlesine devam etmedi…

Birkaç saat sonra ablasının kapısını çalarken, yeğeni gülüyor, kendisi ise eskisi gibi bütün beyefendiliğiyle merdivenlerden çıkıyordu. Kapıya 2 kere tıkladıktan sonra sessizce beklemeye başladılar. Genç heyecanlı ve yerinde duramayacak kadar mutluydu. Adamsa bir o kadar sakin ve durgun. Ablası kapının deliğinden dışarı bakarken, kardeşini o halde görünce eli ayağına dolaşmış ve heyecanla kapıyı açmak yerine kilitlemeye başlamıştı. Bir an duraksadı. “Ah be salak Nedime!” diyerek kapıyı açıp kardeşinin boynuna sarıldı. O bir ablaydı ve yıllarca kardeşine hem annelik hem de babalık yapmıştı. Tam hayatı düzene girdi derken yaşadıkları talihsiz kazada kaybolan 2 canın acısını hala sindirememişti. Sustu, kardeşinin yüzünü avucunun arasına alıp gözlerine baktı. Ah ablasının bir tanesi diyerek hıçkırmaya başladı ve içeri girmesini işaret etti. Oğlu ve kardeşi salona doğru yürürken, o sessizce kapıyı kapatmış ve kapıya yaslanarak kardeşi karşısında dökemediği o 2 iki “göz yaşını” sessizce gözlerinden yanağına indirmişti. Başında duran eşarbın uçları ile gözlerini silip o da salona daldı. Karşısında oturan kardeşi yıllar ile beraber çökmüş, durulmuş ve suskunluk mahkumu olmuştu. Yanına oturdu ve dizine eline koyup, duvarda duran aile fotoğrafına gözünü dikti… Kardeşi sessizliği bozmuştu.

“Söylesene abla nasıl olmuştu” dedi.

Ablası derin bir nefes aldı. Ve bir bir anlattı olayları… Yaşadıkları kazayı Zeliha’yı ve küçücük yeğeni Hazan’ı kaybettikleri o kazayı yeniden yaşayarak anlattı. Sonra sustu ve “Ah be ahmak yavrum, karın senin bu halde olduğunu görse perişan olurdu. Yaşamına 2 yıl boyunca sessiz bir adam olarak oynadığını bilse sana çok kızardı” diyerek azarladı. Sonra ona baktı ve kollarını açıp ona sımsıkı sarıldı. Saçlarını okşarken, “Ben senin annen, baban, ablan oldum. Yıllardır acını yaşadığın her gün, ben daha perişan uyandım.” Sustu söylenecek çok şey vardı fakat ne yeri ne de zamanıydı.

Oğlunun yeşil gözlerine ve tebessüm eden dudaklarına bakıp, kardeşinin saçlarını okşadı. Yıllar yormuş, bitirmiş ve tüketmişti. Lakin artık her şey geçti dedi ve bir an heyecanla oğluna seslenip “Telefonumu getir de babana haber vereyim.” dedi.

Adam ise geçen bunca yıl içinde ellerine dokunmaya kıyamadığı yavrusunun ve bir ömre yemin ettiği eşini düşündü. Hep adından dolayı su perisi diye severdi onu. Kızına masallar anlatırken karısını su perisi yerine koyardı. Onun masalları hep güzel bitmişti lakin su perileri çabuk yorulur ve bir anda kaybolurdu. Öyle de oldu. Bir Hazan mevsiminde soğuyan suya karışıp yok oldu. Şimdi ne hikaye anlatır ne de yeni bir masala niyet ederdi.

                                                                                                                             Vesselam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir